2 Nisan 2013 Salı

FEMME FATALE(ÖLDÜREN KADIN)



Yine karşınızda yeni bir filmleyim.Sonu gelmeyen film listemden rastgele seçtiğim bir film. 2002 yapımı bir film.Galasını Toronto Uluslarararası Film Festivali'nde yapan film, göz dolduruyor. IMDB:6.2. Filmin konusu başta sıradan bir soygun-aksiyon filmi gibi gözükse de aslında film  ilerledikçe konusunun hiç te sizin sandığınız kadar hafif olmadığını anlıyorsunuz.Aslında benim gibi 'femme fatale' kavramını bilmiyorsanız önce bunu  öğrenmelisiniz. Femme fatale;öldürücü bir cazibeye sahip  olan,karşısındaki erkeği cinsel yönden kendine çeken ve cinselliğini kullanarak tabir-i caizse parmağında oynatan ve kötülük kavramını ruhuna işleyen,geçmişi oldukça eskilere dayanan Eski Yunan ve Sümerlere kadar dayanan bir kavram.


Film konusuna gelecek olursak eğer; Laura Ash 2001 Cannes Film Festivali'nde davetliler arasında dünyaca ünlü pırlanta taşlı yılan bir mücevheri çalabilmek için bir plan içerisindedir. Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra mücevheri çalar fakat;içinde olduğu çeteye ve arkadaşlarına ihanet eder. Arkadaşlarından birini yaralar ve hapse sokar. Kendisi de havalimanı oteline gider,herkes Laura peşindedir.Havalimanı otelinde bir çift Laura'yı kızları Lily sanar. Laura otelin üst katlarından boşluğa itilip düşünce çift onu anında kaldırıp,bir eve götürürler. Laura uyandığından kendisine tıpa tıp benzeyen bir kadın olduğunu adının Lily olduğunu anladığı bu kadının bir ailesi ve mutlu bir evliliği olduğunu anlar.Kadının bir A.B.D. bileti aldığını ve kimliğini bulur bunları eline alıp duşa girer.

Duşta  dinlenirken eve gerçek Lily'nin geldiğini anlar ve gizlice onu izler. Lily ağlıyor ve sinir krizi geçiriyordur.Bebeğini kaybetmiştir ve yeni bir hayat kurmak için A.B.D.'ye gitmek niyetindedir. Biletini kaybettiğini sanır.Ve artık bittiğini düşünerek kafasına silah dayar,tetiği çeker. Hikaye burdan sonra başlar. Lily'nin biletini alıp onun kimliğine girerek Laura uşağa biner ve yeni hayatına  başlar.

Laura,Lily kimliğine girip yanındaki adamın uçakta omzunda uyuya kalır. Adamımız,dış işlerinde çalışan konsolos yardımcısıdır. 7 yıl sonra Laura tekrar Fransa'ya döner. Artık A.B.D. konsolosu eşi Lily'dir. 3 çocuk annesidir.Kimse fotoğrafını çekemiyordur. Ta ki;eski bir papparazi olan Nicholas Bardo'ya dek.

Nicholas Bardo'ya kendi usullerince ulaşan Lily,onu kendine aşık ederek hiç ummadığı bir tuzağın içine sürükler.  
                               
Ve  tam bu esnada eski çete arkadaşları da onun peşine düşmüş ve soygundaki elmasların yerini öğrenmek için öldürüsüye bir dövüş başlamıştır.Bu esnada herşey gerçekten çığrından çıkar. Nicholas ve kocasını öldüren Lily,arkadaşları tarafından nehre atılır ve ölür. 

Filmin finali tam anlamıyla takdire şayandır ki; aslında Laura'nın bunları bir rüyada gördüğü ve duş alırken Lily'nin evinde  uyuyakaldığı ortaya çıkar. Bu sahneden sonra aslında herşeyin isterlerse tek bir kararlar değişeceğini ortaya koyarlar. Ben bunları izlerken nedense Kelebek Etkisi  tarzında bir deja vu oluşturdukları için filme hayran kaldım.

Kesinlikle izlenmeye değer bir film...İyi seyirler.




29 Mart 2013 Cuma

Memories of Murder (Salinui Chueok)



Film Güney Kore yapımı bir cinayet-gerilim filmi olup gerçek hikayelere dayanmaktadır. Uzun  zamandır izlemeyi planladığım film listemde yer alıyordu ve bu aralar Güney Kore filmlerine  ilgim büyük. Filmin adı Memories of Murder olarak tanınsa da özgün adı Salinui Chueok ve dilimize Cinayet Günlüğü olarak çevrilmiş. Ülkemizde gösterimi yapılmayan film İstanbul Film Festivali'nde gösterime sunulmuş IMDB:8,1 olan filmin yönetmeni Joon-ho Bong. Film 2003 yapımı.Ve ben bi hayli sonradan takip etmiş bulunmaktayım ne yazık ki.

Konusuna değinecek olursak 1986 senesinde askeri diktatörlüğün hüküm sürdüğü yıllarda Güney Kore'de kadın cinayetleri işlenmeye başlamıştır. Kadın cinayetlerinin bu kadar çok işlenmesindeki payı askeri diktatörlük ve baskı rejimine karşı polisin işini iyi yapamaması da etkilemektedir.Ülkedeki bu baskı rejimi boş tarlalarda ve su kanallarında önce tecavüze uğrayarak daha sonra iç çamaşırları ile bağlanarak öldürülen kadın cinayetlerini oluşturur.Soruşturmaya atanan polis dedektifi Park Doo-man cinayeti kendi klasik yöntemleriyle ve eski usül bir mantık  ile çözmeye çalışıyordur fakat;işin içinden çıkamıyordur.

Park Doo-man birazcık filmin gerilim havasının dağılmasını  ve ara ara komedi tarzına değinmesine yardımcı olmuş.Hani bana nedense çocukluğumdaki Pembe Panter çizgifilmindeki dedektifi hatırlatmıyor değildi. Bu işi beceremeyeceği aşikar olan ve sürekli bir şüpheli bularak ona "katil" muamelesi yapıp tabir-i caizse boş atıp dolu tutamamaktadır. Hatta en son şehirde bir et lokantası sahibi ailenin zihinsel engelli çocuğunu cinayeti işlediğini düşünerek gözaltına alır ve sorgularlar.


Çocuğu olay mahaline götürürler tüm olayları anlatır şaşkın dedektif Park Doo-man çocuğu katil olarak ilan edip davayı kapatmak derdindedir fakat çocuk katil değildir,görgü  tanığıdır ve elindeki suçluları delil  yetersizliğinden fotoğraflarını çekerek serbest bırakıyordur.
Dedektife ek olarak Seul'dan akademik bir eğitim alan polis dedektifi Seo eşlik edecektir. Seo olayları gözlemliyor ve cinayetlerin ortak paydasını arıyordu. Yaptığı araştırmalarda cinayetlerin yağmurlu havada işlendiğini ve maktül olan kadınların iç çamaşırlarının ağızlarına bağlanıp tecavüze uğramadan önce kırmızı elbise giydiklerini söyler.En son polis karakolunda görev yapan kadın memur cinayetlerin işlendiği gecelerde dinlediği radyoda ısrarla bir şarkının istenerek çalındığı söyler. Ve radyo istasyonundan isteği yapan  kişinin adresine ulaşırlar fakat; katil onlar adresi bulup ulaşana kadar lisedeki bir kızı öldürmüştür.

Seo  soruşturma  esnasında öldürülen kızla konuştuğu ve ona yardım ettiği için duygusal olarak etkilenir ve radyodan aldıkları adrese giderek orada  buldukları adamı sorguya alır ve hiddetini ondan çıkarmak ister. Son cinayette bulunan sperm örnekleri A.B.D.'ye yollanarak DNA testi uygulanır. Ve bir süre serbest bırakılan katil adayı son cinayetten sonra tekrardan sorgulanmak için alınır ve tren rayları yakınında Seo öldüresiye döver. O esnada  Park Doo-man elinde DNA sonucuyla koşarak gelir.

Fakat  sorun büyüktür  ki; DNA testi sonucunda katil o değildir. Ve cinayetler faili meçhul olarak sonuçlanır. Masumiyet ve cinayet kavramlarını elele ve iç içe değerlendiren film siz  seyrederken ve katili düşünürken katilin yakalanmaması finali gerçekten sıradışı kılmış. İzlediğim cinayet filmleri içinde etkileyiciliğine şahit olduğum ve gerçek bir hikayeden esinlenerek çekilmesi filme hayranlığımı artırdır

Film ayrıca San Sebastian Uluslararası Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülü ve Tokyo Uluslararası Film Festivali'nde En İyi Film Ödülü  almıştır.

İzlenmeye değer bir cinayet-gerilim filmi. İyi seyirler...




26 Mart 2013 Salı

LİLA LİLA


Benim gibi yazarlarla ilgili filmlerden veya roman uyarlaması olan filmlerden hoşlanıyorsunuz gerçekten bu tam da size  göre bir film  diyebilirim..."Lila Lila" Film cd'si odamın birköşesinde tamda filmin hikayesine uygun biçimde bir adet ahşap kutudaydı ve  bi seneyi aşkın zamandır orada  duruyordu.Utanarak  söylüyorum ki 2009  yapımı  bu filmi henüz izlemem kendi ayıbım olsa gerek.

Film  Martin Suter'in   aynı adlı  romanından uyarlamadır. IMDB puanı 6.4 olan  filmimiz  Almanya  yapımı  ve birçok ödüle layık görülmüş.Film konusuna değinecek olursak; genç,çekingen,sıkılgan  ve hissettiklerini dile  getirmekte güçlük çeken ve bir görünmez olduğuna inanan garson olan David'in hikayesidir.

İzin gününde eski eşyalar  satan bir tezgaha gider.Orada küçük bir masa aramaktadır.Aynı tezgahta Marie'yi  görür. Marie eski  kitaplar satın alan ve okumayı seven edebiyat öğrencisidir. David'e alacağı etajer'e sadece  15 dolar vermesini söyler ve etajeri beğendiğini belirtir. David Marie'ye ilk görüşte tutulmuştur. Tesadüf bu ya iş yerine döndüğünde patronu aldığı  etajeri beğenmez ve kendisinin kullanmasını  söyler  ve o esnada içeriye Marie girer. David ona bir masa  gösterir ve arkadaşlarıyla birlikte Marie şarap içerek edebiyat,yazarlar ve kitaplar hakkında konuşmaya başlarlar.  Bu kitap-yazar  içerikli buluşmalar haftada 2-3 kere olmaktadır.


David akşam  eve döndüğünde etajerin gizli ve kilitli gözünü zorlar ve içinden eskiden yazılmış el yazısı bir roman bulur. Romanı bir solukta okur ve karar verir. Romanı bilgisayarda tekrar  yazarak  kendisi yazmış  gibi Marie'ye verir. Marie'ye fikrinin önemli olduğunu   ve  göz atmasını söyler. Marie romanı okur ve o kadar etkilenir  ki;adeta David'e bakış açısı  değişir. Onu tanımak ve onun zamanlar geçirmek ister. Ve sevgili olurlar. Marie, David'in romanını okuduğu günün ertesi günü ona sormadan bir  yayın evine romanı  yollar ve romanın basılmasının istendiğini söylerler. Yayın evi görevlisi David ve Marie ile bir görüşme ayarlar, David'ı ikna etmek için  konuşurlar.

David tedirgin bir biçimde  kabul eder.Kitap yayın evi  tarafından beğenilir fakat  romanın  adınını "Sophie Sophie" olarak istemezler.Bunun üzerine Marie kitap için "Lila Lila" adını önerir ve kitap bu adla basılır.
Bir yandan da asıl roman yazarı olan  Alfred Dusto'yu araştırmaya  başlar. Hiçbir kitabı yoktur ve anlar ki; yazdığı hiç birşey yayınlamamış. Etajeri satın aldığı tezgahtara gider sorar tezgahtar ona Alfred Dusto değil ama Peter Wayerland'ın 1950'li yıllarda birlikte yaşadıkları ve tıpkı romandaki karakter gibi bir motor kazası ile öldüğünü söyler. Yani aslında Peter Wayerland olarak hikayesi yazılan kişi yazarın kendisidir. Bu arada David önünü alamadığı bir şöhrete kapılmıştır. Kitabına okuma geceleri yapılıyordur ve sahip olmadığı halde kitabı satış rekorları kırıyordur. Marie ile kitap fuarları,imza günlerine katılıyorlardır.


Herşey yolunda giderken tam da bu esnada bir imza gününde Alfred Dusto, David'den imza ister. Ve David ağzı açık kalır. Adam bir görünür bir kaybolur. Gözlerine inanamaz. Artık  kitabın asıl yazarı karşısındadır.  Ve  resmen  ondan  faydalanmaya çalışıyordur. Onun  sahip olduğu herşeyi  paylaşmaya çalışıyor ve sürekli  tehdit ediyordur.

En  son Jack(Alfred) tarafından müdahale edilen hayatı allak  bullak bir hal alır ve David bu nedenle Marie ile ayrılır.Ona çok aşıktır ve geri dönmesi için çaresizce ne yapması gerektiğini düşünüyordur.Ve birden herşeyi anlamaya başlar  Alfred Dusto olduğunu iddia eden adamın o olmadığını ve sahtekar olup ondan para sızdırdığını,asıl yazarın gerçekten öldüğünü ve herşeyin ne kadar anlamsız olduğunu...Jack, David'in peşinden bağırırken balkondan düşer ve ölür. Bu David ilham verir ve David, ilk gerçek romanını yazar ve Marie'ye ithaf eder.

Film konusu itibariyle gerçekten özgün bir uyarlama olmuş. Bu filmi izlerken aklıma  2012 yapımı olan ve aynı biçimde bir yazar karakterin hikayesini konu alan The Words (Çalıntı Hayat) filmi aklıma geldi. Belki senaryo çalıntı değildir ama Lila Lila filminden esinlenmişlerdir,kim bilir? Ben beğendim ve tavsiye ederim.


24 Mart 2013 Pazar

HAYATIMIZIN BİLİNMEYEN YÖNÜ:BİR ÇİFT AYAKKABI



Tam olarak tarihini hatırlamıyorum muhtemelen 13 Şubat 2013'tü. Uzun süredir konuşmadığımız ve zaman geçir(e)mediğimiz bir arkadaşımla vedalaşma anındaydık. Bana o esnada Aşık Veysel'in ayakkabı hikayesini bilip bilmediğimi sordu ve bilmediğimi söyleyince gülümseyerek o hikayeyi anlattı.Aşık Veysel eşinin komşu köyden birine aşık olup kaçmaya niyetlendiği gece tüm parasını karısının ayakkabısına koyarak bir de mektup yazar: "Bu kadar zaman bana baktın,kahrımı çektin,yemeğimi hazırladın. Hakkını helal et. Oralarda güçlük çekme biriktirdiğim tüm param burada."Karısı ayakkabısını aceleyle giyer ve sevdiği adamla kaçar yolda ayağı rahatsız olmuştur ve mola verdikleri kiliisede ayakkabısını çıkartınca mektubu okur ve parayı alır. Kilisedeki, gözleri olmayan İsa heykelleri ruhunu daraltır çünkü geride bıraktığı kör bir adam olan Aşık Veysel'i anımsar. Bu hikaye beni çok etkiledi.Arkadaşımla vedalaştıktan sonra hikayeyi internetten de aratırdım ve araştırma neticesinde bu kitabı buldum:BİR ÇİFT AYAKKABI-SUNAY AKIN

Sunay Akın'ın böylesine değişik bir konuyu canlı tanıklık edercesine birbirinden farklı sizi hayretlere düşürecek biçimde örneklerle anlatmasından etkilenmemek mümkün değil. Aşık Veysel'in hikayesi ile başlayan kitapta neler ve hangi hikayeler yok ki: Neil Amstrong ay fatihinin,ağırlık nedeniyle aya  ayak bastıktan sonra ayakkabılarını bırakması ve bunun astronotlar arasında adeta bir gelenek haline gelmesi...

Sultan Abdülaziz'in Fransa'yı ziyareti esnasında bir padişahın gayrimüslim toprağına sadece fetih için ayak basabileceğini ve söylentileri ortadan kaldırmak için ayakkabı tabnına ekstra bir astar kesilip dikilerek oraya İstanbul toprağı konması bu şekilde  Abdülaziz'in müslüman toprağına daima ayak basması...

Edebiyatımızın dram yönü kuvvetli yazarlarından olan Kemalettin Tuğcu'nun ayak kemiklerinde ciddi bir rahatsızlıkla dünyaya gelerek bir kırık çıkıkçadan medet uman ailesinin bacakları sarılı ve ağlayarak acısına dayanamadığını görünce babasının ayaklarındaki sargıları çözmesi yamuk ayakları olması ve yazarın bunu yıllar sonra :'Babamın acıma duygusu benim ömür boyu acı çekmeme sebep oldu.'demesi...

Şarlo tiplemesi ile tanıdığımız Charlie Chaplin'in çocukken çok farkir olduğu ve annesinin ayakkabılarını kulladığı bu yüzden küçük adımlarla yürüdüğü yıllar sonra bir sette komedi oynaması istenince kendi kostümlerini kendisi tasarlayarak büyük burunlu adımlarla çocukluğundaki gibi yürüyüp dünyaca ünlü bir tipleme sağlaması...

Sultan Abdülmecit döneminde ayakkabılarında insanların dinlerine göre renklere ayrıldığı ve sadece sarı renkteki ayakkabıların Müslümanlara özgü olduğu ve yeniçeri ağalarının sarı çizmeler giydiği ve meşhur Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'nın kökeni....Bununla birlikte Osmanlı İmparatorluğu Dönemi'nde gelin ve damatların çeyiz hazırlığı aşamasında ayakkabıların ciddi anlamda önem  taşıması ve işini iyi yapamayan ayakkabıcıların ayakkabılarının bir dama atılmasıyla dilimize pelesenk olan meşhur deyim "pabucun dama atılması"...

Bir Galatasaray taraftarı olarak bahsetmeden geçemeyeceğim...Ali Sami Yen'in henüz yeni top koşturduğu evrelerde topunun yıpranmaması için kendi yeni ayakkabılarını topun etrafına yama yapması...

Kısacası insana bilmediği böylesine enteresan bir konuda farklı öğretiler sunan gerçekten okunmaya değer bir kitap olmuş...

Almak isteyenlere ve okumak isteyenlere tavsiye  ederim fiyatı gayet uygun ve sayfa sayısı bakımından da uygun bir kitap :)

SUNAY AKIN-BİR ÇİFT AYAKKABI-İŞ BANKASI YAYINLARI

23 Mart 2013 Cumartesi

The Chaser (Chugyeogja)


Film  2008 Güney Kore yapımı fakat ülkemizde 2010 senesinde gösterime girmiş. Orijinal adı :Chugyeogja.
İngilizce ve netteki öncelikli olarak bulmak istiyorsanız:The Chaser. Dilimize "Ölümcül Takip" olarak çevrilmiş.Film tür olarak gerilim,aksiyon,suç,cinayet olarak nitelendirilebilir. Kurgusal olarak alışılagelmişin bir hayli ötesinde denilebilir fakat bana az birazcık Taken filmini anımsatmadı değil.Film yönetmeni Hong-jin Ha'nın ilk filmi bu arada yönetmenin 35 yaşında olup böyle bir film yapması insanı bi hayli etkiliyor.

Film konusuna gelecek olursak eski bir polis dedektifi olan Joang-ho ekonomik durumu yüzünden telekız pazarlaması yapmaktadır.Kızlar zaman içerisinde yavaş yavaş ortadan kaybolmaya başlar ve elindeki tek geçim kaynağı olan bu kızlar kaybolunca Joang-ho duruma müdahale etmek ister.Bir telefon ile yine kız isteyen bir müşteri arar ve numarasını bırakır. Elde kalan tek kızı Mi-Jin'i arayarak müşteriye gitmesini söyler.Fakat bu esnada müşterisi olan Young-min Jee'nin tüm kızları tek tek aldığı ve ona gittikten sonra kızların ortadan kaybolduğunu kavrar. Mi-jin'i arayarak götürdüğü evde fırsat bulup adresi ona söylemesini ister.

Sorun şu ki;Mi-Jin eve girdiğinde duş almak istediğini söyler ve banyoya girdiğinde adresi mesaj atmak istese dahi bir türlü gönderemez çünkü;telefon çekmiyordur.Daha  kötüsü banyonun durumundan ve  küvette gördüğü saç teli ile kanlı  deri parçasından bir katille aynı evde olduğunu anlar. Banyodan sakinleşerek yüzünü ve saçlarını ıslatarak çıkar.Prezervatif almayı unuttuğunu ve arabaya gitmesi gerektiğini söyler lakin kapının kilitli olduğunu fark eder.Katil,Young-min Jee,arkasından yaklaşarak banyoya götürüp soyar ve bacaklarıyla ellerini bağlar.Kafasını çekiçle vurmaya başlar fakat Mi-Jin'in hareket ederek kıvranması yüzünden eline darbe alır ve sinirleri bozulur.

Tam çekiçle kafasına vurup kanatmaya başladığı esnada kapı zili  çalar ve ona ısrarla soru  sorarlar bu duruma daha da sinirlenen katilimiz onları eve çağırıp,gelen kadın ve adamın kafalarını çekiçle kanatarak öldürür.Ve evden çıkar.Araba ile giderken sokak arasında tesadüf bu ya,Joong-ho ile arabaları çarpışır.Fakat katil şikayetçi olmak istemezken Joong-ho üzerindeki kan lekelerini fark edip uzatmaya başlar konuyu o esnada kızları çağıran numarayı arayarak adamın o olduğunu anlar. Ve işte tamda burada takip başlar.

Kurgusu,ve özgün senaryosu ile bir ilk  film olarak gerçekten göz dolduran bir film.Asya sinemasına ilgiyi artırabilecek cinsten. Korean ödüllerinde filmin aldığı ödülleri de düşünürsek bence bi hayli hak etmiş.Ara ara bünyesinde dramı da barındıran film yaklaşık 2.5 saat süreyle gayet akıcı bir şekilde sizi sıkmadan ilerliyor.
Filmi değerlendirecek olursam 8//10. Şimdiden izleyenlere iyi seyirler dilerim :)