19 Eylül 2014 Cuma

HAZAN MEVSİMİ NAM-I DİĞER : SONBAHAR...


Sonbahar geldi.Eylül ayini geride bırakmamıza Sayılı günler kaldı.Neyse ki daha bitmedi sonbahar.İçerisinde bir hüzün, burukluk, yalnızlık barındıran mevsim.Gelişi aslına bakarsak doğada da yalnızlık iklimi denebilir.Yaprakların ağaçlara veda etmesi, soğuk rüzgarların delici yağmurlar getirmesi, göçmen kuşların uçup ülkeyi terk edip, daha sıcak iklimlere sığınması ... Geliş alametleri bile doğayı yalnızlığa sürüklerken insan gibi bir canlının psikolojisini etkilememesi de yadsınamaz sanıyorum.

Kasım ayında dünyaya geldiğinden midir yoksa hakikaten iç güdüsel bir durum mudur? Ayrımını yapabilmiş değilim ama oldum olası en sevdiğim mevsimdir.Sanıyorum bana sevdiren yanı kendisini sonbaharın ağaçlık alanlarda bilhassa saridan, turuncuya hatta kırmızıdan yeşile doğru,çeşit çeşit renklerle bezeli bir görüntü sunması.Ton ton yapılmış kusursuz bir tablo gibi görüntülere sahip doğa.Bilhassa Atatürk Arboretumu nda bu görüntülere rastlamak olası.


Benim gibi sessizlikte kendini bulan insanların sığınacağı bir iklim de öyle sanıyorum ki  sessiz sakinliği barındıran sonbahar olabilir.


Düşen yaprakları seyredip, insanoğlunun ömrününde son evresini hatırına getiren mevsimdir. Ama tabiki isminde de anlaşıldığı üzere "son" da olsa bahardır nihayetinde ..


Nedense hafif sonbahar yağmurlari vurduğunda cama, Elde kahve-kitap, üzerinde battaniye formuna girer yeni nesil.Evet bir o kadar cazip Amerikanvari gelen bu eylemdense yaşın verdiği dinginlikle o yağmuru hissedip tüm hücrelerimle dokunup gerçekten mutlu olmayı tercih ederim.Veya daha çılgıncası o yağmurda deli gibi bisiklet sürmek olabilir ki; bir hayli ürkünç geliyor kulağa.



Sanırım fotograf bu karesi tam olarak benim hedeflediğim sahne olmakta ... Kulakta da buna uygun sonbahar şarkıları eşlik etmeli ki, iliklerime kadar yaşamalıyım sonbaharımı ... Nedense sonbahar denilince aklıma gelen müzisyen neredeyse tek aklıma gelen Teoman oluyor.Ve dinlemekten haz aldığım iki parçası eşliğinde ...


Alttaki parçayı dinlediğimde ciddi anlamda sonbaharı hissederim.Zira en sevdiğim şehir olan İstanbul. En sevdiğim mevsim ile birleşip kulakların pasını silecek bir beste olmuş ... Sözleri de bir o kadar anlamlı olan parça okuyuculara da iyi gelır umarım.


Neyse ki sonbahar aşığı olan tek insan değilim ki geçen hafta gazetede yurt dışında sonbaharın en güzel yaşandığı yerler vardı .Hafızama dipnot olarak ekledim tüm ülkelerin güzel noktalarını.Kanada nın akçaağaçlar ile dopdolu olan parkları, Almanya daki bisiklet turlarına müsait olan kentlerinde sonbahar rüzgarları, New York tan kareler, Japonya yı da unutmamak lazım bu arada ...Farklı ülkelerden sonbahar manzaraları veda ediyorum şimdilik...








18 Eylül 2014 Perşembe

ZAMAN DURMUŞ OLMAMALI...



Bazen kelimeleri yanyana getirmek çok zor olabilir.Bir o kadar tehlikeli ve can alıcı ve hatta can yakıcı satırlar oluşturmaktan korkarız.Kendi canımızın yanması değildir asıl mesele zira kendimizden geçmişizdir.Karşımızdaki insanların canını yakmaktan ürkeriz.İşte bu hakikaten en zorudur ve kelimeler yetmez.Şebnem Ferah ın o çok sevdiğim albüm başlığında dediği gibi kelimeler yetmez...Ah,keşke yetse yetebilse şu kelimeler.

Kelimelere bile hükmetmemiz bu derece zorken kimi anlar vardır.Zamanın durmasını arzu ettiğimiz,hiç bitmesin geçmesin büyüsü bozulmasın istediğimiz...Ebedi olarak kalsın istediğimiz...Böyle anlarda aklıma Mevlana gelir,zamanın durmasına dair çok güzel bir cümle kurmuştur:"Peki zaman acının en derin yaşandığı anda dursaydı..."


İşte bu çoğumuzun aklına dahi gelmez.Acının en derin yaşandığı anda kimse gerekli sabrı bünyesinde barındırmadığı için o an zamanın durmasını istemez.Çünkü; bu durum bir mükafat değil daha doğrusu bir ceza gibi gelir o insana. Ama hayat eğer zıtlıklardan mütevellit ise insan bunları da düşünmeli bence.

 Ve ben naçizane zamanın durmasından yanlı olanların güruhunda değilim.Zaman akmalı hatta hiç durmamalı.Zira Nazım Hikmet in bu konuyla ilgili sevdiğim bir şiiri vardır:
"En güzel deniz
Henüz gidilmemiş olandır.
En güzel çocuk:
Henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz
Henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
Henüz söylememiş olduğumdur."






30 Temmuz 2013 Salı

THE CALL (ACİL ARAMA-2013)


Korku-gerilim tarzı film severlerin sıkılmadan izleyeceği bir film. 2013 yapımı olan The  Call;dilimize
 "Acil Arama" olarak çevrilmiş.Film televizyon için korku filmleri yapan yönetmen Brad Anderson tarafından yönetilip,Richard D'Ovidio tarafından senaryolaştırılmış.Standart bir Hollywood filminin ayarında kan,ceset,katil,gerilim,karanlık öge barındıran The Call,cast ile göz dolduruyor. Oscar ödüllü yıldız Halle Berry ve birçok filmini izleyip beğendiğim genç oyuncu Abigail Breslin baş rolde yer alıyor. Film kurgusal olarak,ve çekim sahneleri açısından iyi şekilde ayarlanmış ve bu açıdan ele alınca aldığı IMDB:6.6 gayet normal algılanıyor.

Film konusuna değinecek olursak;kısaca bir acil arama (911) istasyonunda  santral memuru olan Jordan(Berry),bir gece  yarısı aldığı genç kızın araması üzerine gerekli  ekipin arama yapılan yere ulaşamaması sonucu bir seri katil ile yaşadıkları olayları anlatıyor.


Jordan;911 Acil Arama İstasyonu'nda çalışmaktadır.Bir gece santrali arayan Leah Trmpleton adlı genç kız,evine zorla bir erkeğin girmeye çalıştığını söyler. Jordan'ın kızı sakinleştirip,yönlendirmesiyle kız odasına  çıkar ve saklanır.Odaya giren katil kızı bulamayınca aşağı  iner.Tam  o sırada hat kesilir. Jordan kızı tekrar aradığında katil telefon sesini duyar ve  kızı bulur.Kızı sürükleyerek aldığı esnada telefonu eline alır katil,Jordan'ın "Sakın kıza birşey  yapma!" cümlesinden sonra "Yaptım bile!" der ve çığlıklarla telefon  kapanır. Jordan çaresizce kendisini masasından kaldırıp sessiz odaya ve lavaboya atar.




Ertesi gün;Leah'ın ölüm haberi ve ceseti tüm kanallarda gösterilir. Jordan bu olaydan kendini suçlar.Artık masa başında telefon memuru olarak çalışamayacağını düşünür ve Acil Arama istasyonuna yeni gelenlere işi  öğreten bir öğretmen rolü alır.6 ay sonra bir  şekilde masaya oturan Jordan,acil bir arama çığlığı ile karşı karşıyadır.Genç bir kız  olan Casey Welson,bir   alışveriş merkezi otoparkında bir adamın ona   çarpmaya  teşebbüs edip,bunun üzerine bayıltarak bagaja atıp onu  kaçırdığını söyler.



Jordan,Casey'i sakinleştirerek;bagajın kenarında var olan stop lambalarından birini kırmasını  ister.Ve lambayı kırdıktan sonra ona yolu tarif etmesini;kolunu o  delikten çıkarıp diğer sürücülerin dikkatini  çekmesini  söyler. Dediği gibi başka bir sürücü santrali  bu nedenle arar fakat;katil sürücünün üzerine arabayı  sürer.


Casey bagajdaki boya  şişelerini delikten döker.Fakat;bu onun  aleyhine işler.Katil yolda onu  uyaran başka bir adamı öldürür ve ölen adamın arabasını alır. Casey'i cesetin yanına yeni  arabanın bagajına koyar. Bu esnada parmak izi sorgulamasından katilin kimliği belli olur.Kimlik üzerinden diğer polisler katilin evine ulaşır.Karısıyla  konuşurlar.Karısı ısrarla polislere birşey anlatmaz.


Jordan;Casey ile konuşurken katil Micheal Foster cinayet mahaline arabayla ulaşmış Casey'i bagajdan çıkartırken telefonu eline almıştır.Jordan ile yine aynı konuşma geçer:"Sakın ona  bişey yapma!" der ve  katil "Yaptım bile!"der o esnada olayların  aynı adamla ilişkili olduğunu anlar.Leah'ı öldüren seri  katille karşı karşıyadır.Akşam olur ve patronu Jordan'ı eve yollar.Fakat Jordan eve değil en  son ses  kaydının olduğu alana  gider. Artık  dönüşü olmayan  bir yola  girmiştir ve katille yüzleşecektir.


Film,bende  fazla  cinayet romanı okuyan biri olduğum için  Maxim Chattam'ın romanlarının bir  uyarlama senaryosu  karşımda  gibi bir his oluşturdu. Detaylar çok iyi hesaplanmış.Mesela filmin final sahnesinde Halle Berry'nin tam arkasına düşen A.B.D. bayrağı bende adeta Amerika'nın polislerinin her işin altından kalkıp,kötü adamları haklıyoruz gibisinden bir mesaj gönderildiğini düşündürdü.Bunlar dışında  katilin asıl hikayesinin  sadece fotoğraflarla ifade edilmesi bana sığ geldi.

Yine de  izlemek isteyenler gerilim  severlerse izlesinler.Aksi takdirde hoşlarına gitmez.İyi  seyirler...





26 Temmuz 2013 Cuma

SAĞLAM BİR "KAPIŞMA"(SNATCH-2000)


2000 A.B.D. ve İngiltere ortak yapımı olup Guy Ritche'nin yazıp yönettiği film dilimize "Kapışma (Snatch)"olarak çevrilmiştir. Başrollerinde Brad Pitt ve Jason Stathom'ın rol aldığı film,izlerken bana Olağan Şüpheliler'deki kurgusallığı anımsattı.Öncelikle karakterlerin tek tek tanıtılıp daha sonra bütünselliği ele alan film,sürükleyici bir senaryoya sahip.Film,çekim  sahneleri,kastı,aksiyonundan sonra soundtrackiyle de kulağınızı tatmin ediyor. Zira yönetmenimizin o sıralarda evlenme aşamasında olduğu Madonna'dan  
1 milyon dolar  karşılığında  Lucky Star parçasını  alıp,filmde kullanması da cabası.Filmin kalitesinin bu derece yüksek olduğunu düşününce IMDB:8.3. olması da pek haklı görülüyor.

Film konusundan bahsedecek olursak,85 karatlık  bir elmasın İngiliz mafyası içerisinde elden ele  dolaşması denilebilir kısaca.Film başlarken Turkish(Jason Stathom) adının neden Turkish konduğunu açıklıyor.Zira birçok izleyen gibi benimde asıl izleme sebebim bu Turkish meselesiydi. :) Annesi ve babasının bir uçak kazasında tanışıp,daha sonra tanıştıkları bu uçağın adını çocuklarına verişi bir hayli ilginç.İnsan bir uçağın adının Turkish olduğunu duyunca direk uçağın T.H.Y. uçağı olabileceğini düşünüyor.Ardından kendi adının bir silah adı olduğunu iddia etse de aslında 19.yy'da bir balet adı olan Turkish'in ortağı  Tommy beliriyor ekranda.İkili acemi lisansız bir boks maçı düzenlemek  isterler fakat ikisinin de parası yoktur.


Düşmanlarını öldürtüp,domuzlara yem yapan mafya babası "Tuğla Kafa"dan kendilerine başarı kazandıracak olan bir boks turnuvası yapması için uğraşırlar.Tuğla Kafa ancak kendi şartlarına uyulduğu takdirde turnuvayı düzenleyeceğine söz verir.


Bunun üzerine Turkish ve Tommy kendileri için bir karavan almaya karar verirler. Turkish,Tommy ve boksörünü göçebe çingenelerin olduğu bir  kampa yollar.Aldıkları karavan bozuk çıkınca paralarını geri   isterler.Karavanı onlara satan Mickey(Brad   Pitt) ise dövüş sonucunda karar vereceklerini söyler.İrlanda asıllı eldivensiz boks şampiyonu olan Mickey O'Neil tek vuruşuyla boksörü yere serer.


Bunu öğrenen Turkish,Mickey'i bu dövüşe sokmaya çalışır.Ancak;tuğla kafanın şartı vardır.Mickey 4. raundda nakavt olacaktır.Fakat;bu dediği olmaz ve Tommy ile Turkish'in başına belalar açılır.


Aynı  zamanda 4 parmak lakaplı sürekli kumar oynayan Franky bir elmas hırsızı ve kuryedir.Şimdi amacı patronu Avi'nin istediği 85 karatlık elması çalarak onu satacak ancak  Londra'da duraklayan Franky bir bahise girer ve kendini kaptırır.Bıçak Boris diye bir adamla bahise girer.Fakat aynı adamın tuttuğu 3 diğer kişi kendisini soyar.Bir süre sonra olay giderek büyüyecek ve hikayeye herkes dahil olacaktır.



Aksiyon-suç-gerilim tarzı filmi sevenlerin doyasıya rahatça izleyeceği,hatta arada İngiltere-Amerika geyiklerinin olduğu ve doyasıya da komik sahneler barındıran film kesinlikle memnun edecektir.
Şimdiden iyi seyirler. :)


24 Temmuz 2013 Çarşamba

EN AĞIR DOZ "ACI REÇETE"(SIDE EFFECTS-2013)


Side Effects, 2013-A.B.D. yapımı bir film. Filmin adı dilimize "Acı Reçete" olarak çevrilmiş.Yönetmen koltuğunda Steven Soderbergh'i gördüğümüz  filmin senaristi Scott Z. Burns. Film yönetmenin son filmi olmakla da iddialı bir yapım. Soderbergh bu filmle beyaz perdeye veda ediyor olması iyi mi kötü mü bilemedim. Fakat;film senaryosu ve oyuncu kadrosuyla bence aldığı IMDB:7,2.'yi hak etmiş.Filmin  içerisinde psikiyatri  kliniklerini,hikayelerini,antidepresanları,psikiyatrları fazlasıyla görüyorsunuz.Sanırım en ilginci  şu ki film hikayesi gerçek klinik hikayelerinden etkilenerek ortaya  konmuş.Ve bir çok önemli antidepresan ilaç firmasının  ilaçlarının gerçek adlarının zikredilmesi: Zoloft, Prozac, Wellburth, Effexor...

Film konusundan bahsedecek olursak öncelikle benim gibi psikolojik gerilim filmi severlere göre...
Emily Taylor (Roomey Mara),Martin Taylor (Channing Tatum) ile mutlu ve yolunda giden bir evliliği vardır. Sosyo ekonomik düzeyleri yüksek bir çifttir. Ta ki bir gün Martin'in yaptığı borsa yolsuzluğu açığa çıkması ve Martin'in 4 sene hapis cezasına çarptırılması ile herşey alt üst olur. Emily Manhatton' da bir apartman dairesine taşınır,her zamanki refahından da feragat etmek zorunda kalır ve bu esnada depresyona girer.


Emily,Martin'i sürekli olarak ziyarete gider.Netice itibariyle 4 sene biter ve artık Martin'in tahliye zamanı gelir.Fakat;sanki bu durum Emily'i mutlu etmeye yetmemektedir.


Emily,Martin'in hapisten çıkmasından sonra adeta depresyonu daha da ağırlaşmıştır.Öyle ki;kendisini öldürmek için iş yeri otoparkında arabayla bilerek duvara çarpar.Kaza sonrası hastahaneye kaldırılan Emily'nin doktoru Dr.Jonathan Banks(Jude Law) birkaç gün  hastahanede kalmasını ister.İntihar eğiliminden bahseder. Emily; ise söz verir bunun  bir hata olduğunu bir daha yapmayacağını söyler.Karar verir Dr. Banks'in terapi hastası olacaktır. Haftada belli günlerde seanslarına gelir.Hatta ilaçlara yanıt veremediğinden şikayete başlar.

Dr. Banks birçok antidepresan verir ve Martin ile Emily kontrollerden sonra düzenli olarak ilaçları alırlar ama Emily'i ısrarla aşama kaydetmemektedir.


Emily'nin doktoru Dr. Banks en sonunda Emily'nin bir önceki doktoru olan Dr. Victoria Siebert ile iletişime geçer.Emily hakkında bilmediği birkaç bilgi edinir ve ilaç olarak Dr. Siebert ona Ablixo adlı ilacı denemesini önerir. Bunun üzerine ilaç tedavisi süreci başlar.


Bu ilacın dozu ne kadar ağır olursa olsun,yan etkilerinin daha ağır olacağını eczanede Emily'e söylerler.İlacı kullandıkça rahatladığı halde adeta uyurgezer bir hal alıyordur. Daha çok uyuyordur. Emily'nin eşi Martin bu durumdan çok rahatsız olmaya başlar. 


Dr.Banks'e bunu söyler fakat;Emily durumundan memnun olduğunu ilacı kullanmaya devam etmek istediği konusunda ısrar eder. En sonunda ilacın uyurgezerlik etkisi artar. Eve  dönen Martin bir gün,eşini uykusunda yemek için domates doğrarken bulur ve uykusunda ilacın dozundan dolayı farketmeden kocasını öldürür.



Film aslına bakarsanız buradan sonra başlıyor.Suçlamalar sadece Emily'e değil aynı zamanda Dr. Banks'e de yöneliktir. Herşey ilacın suçu mu?Antidepresanlar kontrol mekanizmasını bu kadar ele geçiyor mu?Yoksa bunların hepsi sağlam kurulmuş bir komplodan mı ibaret?



Film ikinci yarıdan itibaren sizi kendine bağlıyor. Kurgusu ve senaryosu neredeyse kusursuz. Ayrıca oyuncuların özellikle Rooney Mara'nın bir depresyon hastasını bu kadar iyi oynaması da sizi etkiliyor. Kesinlikle izlenmeye değer bir film.İyi seyirler  şimdiden...