24 Mart 2013 Pazar
HAYATIMIZIN BİLİNMEYEN YÖNÜ:BİR ÇİFT AYAKKABI
Tam olarak tarihini hatırlamıyorum muhtemelen 13 Şubat 2013'tü. Uzun süredir konuşmadığımız ve zaman geçir(e)mediğimiz bir arkadaşımla vedalaşma anındaydık. Bana o esnada Aşık Veysel'in ayakkabı hikayesini bilip bilmediğimi sordu ve bilmediğimi söyleyince gülümseyerek o hikayeyi anlattı.Aşık Veysel eşinin komşu köyden birine aşık olup kaçmaya niyetlendiği gece tüm parasını karısının ayakkabısına koyarak bir de mektup yazar: "Bu kadar zaman bana baktın,kahrımı çektin,yemeğimi hazırladın. Hakkını helal et. Oralarda güçlük çekme biriktirdiğim tüm param burada."Karısı ayakkabısını aceleyle giyer ve sevdiği adamla kaçar yolda ayağı rahatsız olmuştur ve mola verdikleri kiliisede ayakkabısını çıkartınca mektubu okur ve parayı alır. Kilisedeki, gözleri olmayan İsa heykelleri ruhunu daraltır çünkü geride bıraktığı kör bir adam olan Aşık Veysel'i anımsar. Bu hikaye beni çok etkiledi.Arkadaşımla vedalaştıktan sonra hikayeyi internetten de aratırdım ve araştırma neticesinde bu kitabı buldum:BİR ÇİFT AYAKKABI-SUNAY AKIN
Sunay Akın'ın böylesine değişik bir konuyu canlı tanıklık edercesine birbirinden farklı sizi hayretlere düşürecek biçimde örneklerle anlatmasından etkilenmemek mümkün değil. Aşık Veysel'in hikayesi ile başlayan kitapta neler ve hangi hikayeler yok ki: Neil Amstrong ay fatihinin,ağırlık nedeniyle aya ayak bastıktan sonra ayakkabılarını bırakması ve bunun astronotlar arasında adeta bir gelenek haline gelmesi...
Sultan Abdülaziz'in Fransa'yı ziyareti esnasında bir padişahın gayrimüslim toprağına sadece fetih için ayak basabileceğini ve söylentileri ortadan kaldırmak için ayakkabı tabnına ekstra bir astar kesilip dikilerek oraya İstanbul toprağı konması bu şekilde Abdülaziz'in müslüman toprağına daima ayak basması...
Edebiyatımızın dram yönü kuvvetli yazarlarından olan Kemalettin Tuğcu'nun ayak kemiklerinde ciddi bir rahatsızlıkla dünyaya gelerek bir kırık çıkıkçadan medet uman ailesinin bacakları sarılı ve ağlayarak acısına dayanamadığını görünce babasının ayaklarındaki sargıları çözmesi yamuk ayakları olması ve yazarın bunu yıllar sonra :'Babamın acıma duygusu benim ömür boyu acı çekmeme sebep oldu.'demesi...
Şarlo tiplemesi ile tanıdığımız Charlie Chaplin'in çocukken çok farkir olduğu ve annesinin ayakkabılarını kulladığı bu yüzden küçük adımlarla yürüdüğü yıllar sonra bir sette komedi oynaması istenince kendi kostümlerini kendisi tasarlayarak büyük burunlu adımlarla çocukluğundaki gibi yürüyüp dünyaca ünlü bir tipleme sağlaması...
Sultan Abdülmecit döneminde ayakkabılarında insanların dinlerine göre renklere ayrıldığı ve sadece sarı renkteki ayakkabıların Müslümanlara özgü olduğu ve yeniçeri ağalarının sarı çizmeler giydiği ve meşhur Sarı Çizmeli Mehmet Ağa'nın kökeni....Bununla birlikte Osmanlı İmparatorluğu Dönemi'nde gelin ve damatların çeyiz hazırlığı aşamasında ayakkabıların ciddi anlamda önem taşıması ve işini iyi yapamayan ayakkabıcıların ayakkabılarının bir dama atılmasıyla dilimize pelesenk olan meşhur deyim "pabucun dama atılması"...
Bir Galatasaray taraftarı olarak bahsetmeden geçemeyeceğim...Ali Sami Yen'in henüz yeni top koşturduğu evrelerde topunun yıpranmaması için kendi yeni ayakkabılarını topun etrafına yama yapması...
Kısacası insana bilmediği böylesine enteresan bir konuda farklı öğretiler sunan gerçekten okunmaya değer bir kitap olmuş...
Almak isteyenlere ve okumak isteyenlere tavsiye ederim fiyatı gayet uygun ve sayfa sayısı bakımından da uygun bir kitap :)
SUNAY AKIN-BİR ÇİFT AYAKKABI-İŞ BANKASI YAYINLARI
23 Mart 2013 Cumartesi
The Chaser (Chugyeogja)
Film 2008 Güney Kore yapımı fakat ülkemizde 2010 senesinde gösterime girmiş. Orijinal adı :Chugyeogja.
İngilizce ve netteki öncelikli olarak bulmak istiyorsanız:The Chaser. Dilimize "Ölümcül Takip" olarak çevrilmiş.Film tür olarak gerilim,aksiyon,suç,cinayet olarak nitelendirilebilir. Kurgusal olarak alışılagelmişin bir hayli ötesinde denilebilir fakat bana az birazcık Taken filmini anımsatmadı değil.Film yönetmeni Hong-jin Ha'nın ilk filmi bu arada yönetmenin 35 yaşında olup böyle bir film yapması insanı bi hayli etkiliyor.
Film konusuna gelecek olursak eski bir polis dedektifi olan Joang-ho ekonomik durumu yüzünden telekız pazarlaması yapmaktadır.Kızlar zaman içerisinde yavaş yavaş ortadan kaybolmaya başlar ve elindeki tek geçim kaynağı olan bu kızlar kaybolunca Joang-ho duruma müdahale etmek ister.Bir telefon ile yine kız isteyen bir müşteri arar ve numarasını bırakır. Elde kalan tek kızı Mi-Jin'i arayarak müşteriye gitmesini söyler.Fakat bu esnada müşterisi olan Young-min Jee'nin tüm kızları tek tek aldığı ve ona gittikten sonra kızların ortadan kaybolduğunu kavrar. Mi-jin'i arayarak götürdüğü evde fırsat bulup adresi ona söylemesini ister.
Sorun şu ki;Mi-Jin eve girdiğinde duş almak istediğini söyler ve banyoya girdiğinde adresi mesaj atmak istese dahi bir türlü gönderemez çünkü;telefon çekmiyordur.Daha kötüsü banyonun durumundan ve küvette gördüğü saç teli ile kanlı deri parçasından bir katille aynı evde olduğunu anlar. Banyodan sakinleşerek yüzünü ve saçlarını ıslatarak çıkar.Prezervatif almayı unuttuğunu ve arabaya gitmesi gerektiğini söyler lakin kapının kilitli olduğunu fark eder.Katil,Young-min Jee,arkasından yaklaşarak banyoya götürüp soyar ve bacaklarıyla ellerini bağlar.Kafasını çekiçle vurmaya başlar fakat Mi-Jin'in hareket ederek kıvranması yüzünden eline darbe alır ve sinirleri bozulur.
Tam çekiçle kafasına vurup kanatmaya başladığı esnada kapı zili çalar ve ona ısrarla soru sorarlar bu duruma daha da sinirlenen katilimiz onları eve çağırıp,gelen kadın ve adamın kafalarını çekiçle kanatarak öldürür.Ve evden çıkar.Araba ile giderken sokak arasında tesadüf bu ya,Joong-ho ile arabaları çarpışır.Fakat katil şikayetçi olmak istemezken Joong-ho üzerindeki kan lekelerini fark edip uzatmaya başlar konuyu o esnada kızları çağıran numarayı arayarak adamın o olduğunu anlar. Ve işte tamda burada takip başlar.
Kurgusu,ve özgün senaryosu ile bir ilk film olarak gerçekten göz dolduran bir film.Asya sinemasına ilgiyi artırabilecek cinsten. Korean ödüllerinde filmin aldığı ödülleri de düşünürsek bence bi hayli hak etmiş.Ara ara bünyesinde dramı da barındıran film yaklaşık 2.5 saat süreyle gayet akıcı bir şekilde sizi sıkmadan ilerliyor.
Filmi değerlendirecek olursam 8//10. Şimdiden izleyenlere iyi seyirler dilerim :)
7 Mart 2013 Perşembe
Internationaler Frauentag
Bu yazı muhtemelen bir gün öncesinden yazılmış olacak...Bilindiği üzere 8 Mart; Dünya Kadınlar Günü. Ve bir kadın olarak feminen tarafımın beni dürtmesiyle yazıyorum bu satırları.
"8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı.Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi,arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi.İşçilerin cenaze törenine 10.000'i aşkın kişi katıldı."(Vikipedia)
Yukarıdaki paragrafta geçen olaydan yaklaşık 50 yılı aşkın bir süre sonra Birleşmiş Milletler'in de onayı ile bugün Internationaler Frauentag ( International Woman's Day= Dünya Kadınlar Günü) olarak kutlanmaya başlamıştır. Bu gün resmi kabulünden 20 seneyi aşkın süre sonunda ülkemizde kabul görüp kutlanmaya başlamış fakat bana sorarsanız pekte ehemmiyeti yok...Çünkü yapılan zulüm,eziyet vs. adı her neyse değişen bir şey yok...
Günler hatta yılar geçiyor. Evet toplumumuzda bazı haklar kadınlara veriliyor. (Seçme ve Seçilme Hakkı, Kamu da eşit şekilde çalışma hakkı...) Fakat verilen haklar eşitçe kullanılıyor mu orası bence muallakta...Bugün doğuda bir köyde görevli olarak giden bir kadın öğretmen ile erkek öğretmene yapılan muamele eminim çok farklıdır. Kadınlar yıllar yılı süren olaylar çerçevesinde ülkemizde hep 2. planda ve perde arkasındadır. Tam da klişe bir cümlede denildiği gibi :"Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır."
Yazdığm yazı belki ağırdır belki kimine göre yersizdir bilemiyorum fakat varolan gerçekler penceresinden gazetede yayımlanan 3. sayfa haberleri ve sabah kuşağı programlarına bir gün bakarsanız yurdumun gerçekleriyle yüzleşir ve o kadar da haksız olmadığımı anlarsınız.
"8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı.Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi,arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi.İşçilerin cenaze törenine 10.000'i aşkın kişi katıldı."(Vikipedia)
Yukarıdaki paragrafta geçen olaydan yaklaşık 50 yılı aşkın bir süre sonra Birleşmiş Milletler'in de onayı ile bugün Internationaler Frauentag ( International Woman's Day= Dünya Kadınlar Günü) olarak kutlanmaya başlamıştır. Bu gün resmi kabulünden 20 seneyi aşkın süre sonunda ülkemizde kabul görüp kutlanmaya başlamış fakat bana sorarsanız pekte ehemmiyeti yok...Çünkü yapılan zulüm,eziyet vs. adı her neyse değişen bir şey yok...
Günler hatta yılar geçiyor. Evet toplumumuzda bazı haklar kadınlara veriliyor. (Seçme ve Seçilme Hakkı, Kamu da eşit şekilde çalışma hakkı...) Fakat verilen haklar eşitçe kullanılıyor mu orası bence muallakta...Bugün doğuda bir köyde görevli olarak giden bir kadın öğretmen ile erkek öğretmene yapılan muamele eminim çok farklıdır. Kadınlar yıllar yılı süren olaylar çerçevesinde ülkemizde hep 2. planda ve perde arkasındadır. Tam da klişe bir cümlede denildiği gibi :"Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır."
Yazdığm yazı belki ağırdır belki kimine göre yersizdir bilemiyorum fakat varolan gerçekler penceresinden gazetede yayımlanan 3. sayfa haberleri ve sabah kuşağı programlarına bir gün bakarsanız yurdumun gerçekleriyle yüzleşir ve o kadar da haksız olmadığımı anlarsınız.
Yukarıdaki fotoğraf Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'nın himayesindeki Kült Derneği'nin desteği verilen proje kapsamında 8 ünlü kadının,şiddet gören kadınları canlandırmasıyla Mehmet Turgut objektifinden bizlere yansıyanlar.Fotoğraf çalışmasının adı gerçekten beni çok etkiledi "O SEN OLABİLİRDİN!". Evet o hepimiz olabiliriz. Kadın olmanın dünyanın büyük bir suçu olarak görülüp şiddet,taciz ve birçok işkence,zulüm hattat cinayete maruz kalmaya kadar boyutu varan durumları var...Göz ardı edilen bilinmeyen daha neler vardır acaba??? Töre cinayetleri, yakın akrabaları tarafından taciz edilen kızlar, çocuk yaştaki gelinler, okutulmayan ve gelecek neslin aynı biçimde maruz kalmasına neden olan bilinçsiz fidanlar...
Bu kadar da kötümser olunmamalı değil mi? Geçen sene itibariyle uygulamaya sokulan bir durumdan bahsetmek istiyorum. Bana göre fazlasıyla kötücül bir uygulama "kelepçe" uygulaması.Şiddet gören veya görmeye teşebbüs edilen kadının kelepçeyle yardım beklemesi...Çağımız güyya teknoloji çağı ve biz okuyan,düşünen ve genç nüfusu yüksek bir toplumuz. Bu kadar iyi meziyetlere sahipken biz bu gerici uygulama da neyin nesi o zaman? Klişe laflardan yola çıkacağım belki ama lafta kalmamalı bence ve hayata geçirilmeli "HER KADIN BİR ÇİÇEKTİR."Ve lütfen birey olarak ta sahip olunan kadının değerini bilmeli.
Her şeyden önce atalarımızdan dediği gibi "Cennet anaların ayakları altındadır." Hiç değilse bunu baz alarak kadının toplum içinde olması gereken yere gelmesini ümit ediyorum. Ve satırlarımı kadınlar günümüzü kutlayarak Rahmetli Aysel Gürel'in bestesiyle bitiriyorum...
2 Mart 2013 Cumartesi
YENİ BİR IŞIK : BİN MUHTEŞEM GÜNEŞ
Khaled Hosseini'nin okuduğum 2. romanı."Uçurtma Avcısı" adlı romanından sonra "Bin Muhteşem Güneş" daha romantik,duygusal ve dram yönü kuvvetli bir roman olmuş.Hatta realist yaklaşıma daha uygun.Romanı okurken adeta yaşıyor gibi hissediyorsunuz.Betimlemeleri oldukça gözünüzde canlandırıyor ve adeta yaşıyorsunuz.
Roman adını Pers Şairi Saib-i Tebrizi'nin aynı adlı şiirinden alıyor.Şiirin özgün dili Farsça fakat çevirisinden iki mısra romanda geçiyor,o satırlar şöyle :
"Bu kentin ne çatısını aydınlatan ayları sayabilirsin,
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi."
Özetle bahsetmek ne kadar doğru olur bilmiyorum,dilim döndüğünce bahsetmem gerekirse...Afganistan'ın Herat,Kabil kentlerinde ve Pakistan'da geçiyor hikaye. Afganistan'ın savaş yılları,bombalamaları,Mücahit'ler ve ardından Taliban'ın yönetime el koyması ardından Birleşmiş Milletlerin barışı getirmesi ve artık yaşanılır bir ülke haline gelen Afganistan'da geçen iki kadının hikayesinden bahsediliyor. Ana karakterlerimizden biri olan Meryem; Herat'ta Celil ve Nana'nın Harami (gayr-i meşru) çocuğu olarak dünyaya geliyor. Babası olan Celil'in 3 eşi ve birçok çocuğu olduğu halde Meryem'i ayrı seviyor. Meryem'de ona bağlı hatta birgün Nana'yı bırakıp Celil'in evine kaçıp gidecek kadar seviyor. Evine geri döndüğünden annesinin bu acıya, yalnızlığa dayanamayarak kendini astığını görüyor ve Celil Meryem'i yanına almak zorunda kalıyor. Üvey anneleri Meryem'i evde istemiyor ve çocuk denecek yaşta 15'inde kendisinden çok daha yaşlı bir ayakkabı dükkanı olan Kabil'li Raşit ile evlendiriyorlar. Ve Meryem,çocuk yaşta çocukluğunu yaşayamadan gelin olup kadın olmanın sorumluluğunu üstleniyor.Meryem'in bir türlü çocuğu olmuyor ve Raşit'in şiddeti ve eziyetlerine katlanıyor.
Diğer ana karakter olan Leyla ise tam tersi öğretmen bir baba ile sosyal hayatı güçlü bir annenin sarı,sırma saçlı tek kızı.Şiirlerin okunduğu,şakaların yapıldığı,muhabbetlerin ve aşkın olduğu bir evde büyüyor. Ve çocukluğundan beri hatta çocukluk aşkı denilecek Tarık!ı seviyor. Tek bacağı olmayan ve topal olan Tarık'ta Leyla'ya aynı duyguları besliyor. Savaş yılları başladığı esnada Tarık ve ailesi Pakistan'a kaçmak için kenti terk etmeye karar verdiğinde Leyla'nın evine gidiyor ve birlikte oluyorlar.Ona evlenme teklifi ediyor ve onunla gelmesini istiyor.Fakat iki abisini savaşa kurban veren Leyla, acısı dinmeyen annesi ve babasını bırakıp gelemeyeceğini anlatıyor. Belki de hayatının en önemli kararını alıyor farkında olmadan.
Savaş artık daha çetin bir hal alıyor ve bir bomba Leyla'nın ailesinin evine düşüyor. Tam da binbir mutlulukla evden ayrılıp Pakistan'a tek aşkı olan Tarık'ın peşinden ailesi ile birlikte göçmeye karar verdiklerinde...Olmuyor ve annesi ile babasını o bomba Leyla'dan koparıyor. Bunun üzerine Raşit ve Meryem çifti Leyla'ya sahip çıkıyorlar.Onunla ilgilenip iyi etmeye çalışıyorlar. Fakat Raşit'in niyetinin başka olduğunu karısı Meryem anlıyor. Ve sinirlenmeye başlıyor. Leyla ise Tarık'tan hamile olduğunu anlayınca, ve bir adamın eve gelip Tarık'ın ölüm haberini eve getirmesiyle artık başka çare bulamıyor ve Raşit ile evleniyor.
İki farklı kültürden gelen kadının birden bire kaderin binbir türlü oyunuyla tabir-i caizse kader ortağı olmasının hikayesi. Ve iki kadının,erkek şiddetiyle başa çıkmasının savaşı...Ve masum bir insanın artık canına tak edip nasıl katil olabileceğinin hikayesi...
Kendinizi karakterlerle özdeşleştirip, yer yer gözlerinizi dolduracak kadar kuvvetli kalemiyle gözler önüne seriyor bir kez daha Khalid Hosseini...Ve bir an düşünüyorsunuz halinize şükrediyorsunuz ülkemizde böyle işkencelere tabii tutulmadığımız ve böyle ağır imtihanlardan geçmediğimiz için...
Hayatınızın kıymetini anlayıp, farklı hayatların farklı pencerelerinden bakabilmeyi öğrenmek için kesinlikle okunması gereken bir şah eser....
22 Şubat 2013 Cuma
ANLATMASI "UZUN HİKAYE"
Film vizyona geçen sene girdi fakat ben bir türlü doğru zamanlamayı tutturamadım filme gitmek için...Ancak yeni izleyebildim. Geç mi kaldım bilmiyorum fakat senaryosu uyarlama olduğu için Mustafa Kutlu'nun aynı adlı eseri olan Uzun Hikaye kitabını yıllar öncesinde neredeyse rahat 11 sene öncesinde okumuştum ve ara ara da tazelemiştim. Filmin konusuna aşinaydım yani...
Film;2011 senesinde Osman Sınav yönetmeliğinde ve Yiğit Güralp'ın uyarlamasıyla asıl hikayeden sapmadan üzerinde fazla da oynanmadan gayet güzel biçimde izleyici ile buluşmuş. Benim gibi uzun zamandır şöyle tam tadında Türk filmi izlemeyenlere göre...Hasret çektiğimiz buram buram sinema tadında bir film.Oyuncu listesindeki en ufak rol için bile kıymetdar oyuncuların bulunması izlenmesi içinözel kabul sağlıyor. Kimler yok ki başroller zaten iyi ; Kenan İmirzalıoğlu,Tuğçe Kazaz, Zafer Alagöz, Güven Kıraç, Mustafa Alabora, Altan Erkekli, Cihat Tamer, Mahir Günşıray, Cengiz Bozkurt, Damla Sönmez, Erkan Avcı, Ushan Çakır, Mustafa Üstündağ ve adını sayamadığım daha niceleri...
Filmin konusuna gelince...Hikaye kitabını okuduysanız eğer aynısı diyeceğim boyutta bir film olmuş.
Bulgaristan'dan dedesi Pehlivan Süleyman ile kaçan Bulgaryalı Ali'nin hayat hikayesidir filmin konusu. Bulgaryalı Ali dedesi ile İstanbul'da Eyüp'e yerleşir. Burada yazlık sinema işleten kabadayı abileri tarafından korunan Münire'ye vurulur. Sevdası tek taraflı değildir. Kızı Ali'ye vermeyince askerden dönen Ali zulme razı gelemez ve Münire'yi de alıp kaçırır, evlenirler ve bir oğulları olur Mustafa adında. Mustafa annesi ve babasının sevdasının çatısı altında büyür. Tren istasyonlarında başlayan sevda aynı biçimde son bulur.
Münire'nin ikinci hamileliğinde hastahaneye yetişemezler ve aşırı kan kaybından biricik sevdasından kopmak zorunda kalır Ali ve yeniden yollara vurur kendini. Gözüyaşlı bir babanın çaresizliğini gayet güzel biçimde gözler önüne seriyorlar bu sahnede.
Oğlu Mustafa'nın ilk ve orta öğrenimi tamamlandıktan sonra en son Hanyeri kasabasına yerleşirler ve bir kitapçı dükkanı açarak artık buranın onlar için son istasyon olduğuna söz verirler. Lakin Ali'nin sıfatı haline gelen Sosyalist kelimesi başına iş açacaktır. Sosyalist kelimesinden çok dürüstlüğü,eşitliği ve inandığı hak-adalet olgusu zaten onu barındıramıyordur hiç bir yerde. Karısının hatıratı olarak bir elinde küpe çiçeği, diğerinde saka kuşu ve bir mızıkası ile daktilosu da yoldaşı olmuştur nereye giderse.
Hanyeri'nde artık bişeyleri oturtuyorlardır. Oğlu Mustafa evleneceği kızı, tıpkı annesi gibi lepiska saçlı olan savcının kızı olan Ayla'yı görür ve vurulur adeta. Savcı bu sevdadan haberdar olunca kan beynine sıçrar ve uyarmak için kitapçıya gider Mustafa'yı tek yakaladığı için üzerine yürüyecektir fakat Ali oğlunun arkasında beliriverip korur. Aşkını babası ve annesinden gördüğü usulde haykırmaya layık gören Mustafa tıpkı kitapta yazdığı gibi bir balona binerek Ayla'nın evinin bahçesinde gökyüzünden gül yaprakları saçar.Ve filmin bana göre en güzel sahnelerinden biriydi.
Ali'nin yazılarını düzenli olarak yazdığı Hanyeri gazetesinde son makalesi epey tepki alır ve savcı tarafından dava edilir. Gazeteye yazı yazmasında oğlu Mustafa teşvik eder onu en çok.
Fakat particilikten bahsettiği bu yazı hakim tarafından mahkemede yargılanmasına ve tutukluluk halini berberinde getirir. Artık hayat herkes için zorlaşmıştır. En çokta Mustafa için...Ne babası yanındadır ne de sevdiği kız Ayla...Babasının destanı gibi destan yazmak ister Ayla'ya haber salar kaçalım diye ama Ayla 'Hayır' der...Artık kasaba da kalmak ona eziyettir. Tüm olanları babasına anlatır. Ve filmin en güzel, en isabetli nasihat sahnesidir bana göre bu sahne. Bulgaryalı Ali oğluna nasihat eder kızı da alıp kaçmasını söyler ve Mustafa ikna eder Ayla'yı kaçırır gazetelere manşet olur filmimiz final yapar :)
Filmin kavuşma sahnesi asıl eserde bulunmamaktadır fakat buna rağmen güzel olmuş. Yer yer neşeli, yer yer hüzünlü tam bir Türk filmi olmuş. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Bence 10/8'lik ve alkışlanmaya değer bir film olmuş...
Şimdiden herkese iyi seyirler...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










