30 Temmuz 2013 Salı

THE CALL (ACİL ARAMA-2013)


Korku-gerilim tarzı film severlerin sıkılmadan izleyeceği bir film. 2013 yapımı olan The  Call;dilimize
 "Acil Arama" olarak çevrilmiş.Film televizyon için korku filmleri yapan yönetmen Brad Anderson tarafından yönetilip,Richard D'Ovidio tarafından senaryolaştırılmış.Standart bir Hollywood filminin ayarında kan,ceset,katil,gerilim,karanlık öge barındıran The Call,cast ile göz dolduruyor. Oscar ödüllü yıldız Halle Berry ve birçok filmini izleyip beğendiğim genç oyuncu Abigail Breslin baş rolde yer alıyor. Film kurgusal olarak,ve çekim sahneleri açısından iyi şekilde ayarlanmış ve bu açıdan ele alınca aldığı IMDB:6.6 gayet normal algılanıyor.

Film konusuna değinecek olursak;kısaca bir acil arama (911) istasyonunda  santral memuru olan Jordan(Berry),bir gece  yarısı aldığı genç kızın araması üzerine gerekli  ekipin arama yapılan yere ulaşamaması sonucu bir seri katil ile yaşadıkları olayları anlatıyor.


Jordan;911 Acil Arama İstasyonu'nda çalışmaktadır.Bir gece santrali arayan Leah Trmpleton adlı genç kız,evine zorla bir erkeğin girmeye çalıştığını söyler. Jordan'ın kızı sakinleştirip,yönlendirmesiyle kız odasına  çıkar ve saklanır.Odaya giren katil kızı bulamayınca aşağı  iner.Tam  o sırada hat kesilir. Jordan kızı tekrar aradığında katil telefon sesini duyar ve  kızı bulur.Kızı sürükleyerek aldığı esnada telefonu eline alır katil,Jordan'ın "Sakın kıza birşey  yapma!" cümlesinden sonra "Yaptım bile!" der ve çığlıklarla telefon  kapanır. Jordan çaresizce kendisini masasından kaldırıp sessiz odaya ve lavaboya atar.




Ertesi gün;Leah'ın ölüm haberi ve ceseti tüm kanallarda gösterilir. Jordan bu olaydan kendini suçlar.Artık masa başında telefon memuru olarak çalışamayacağını düşünür ve Acil Arama istasyonuna yeni gelenlere işi  öğreten bir öğretmen rolü alır.6 ay sonra bir  şekilde masaya oturan Jordan,acil bir arama çığlığı ile karşı karşıyadır.Genç bir kız  olan Casey Welson,bir   alışveriş merkezi otoparkında bir adamın ona   çarpmaya  teşebbüs edip,bunun üzerine bayıltarak bagaja atıp onu  kaçırdığını söyler.



Jordan,Casey'i sakinleştirerek;bagajın kenarında var olan stop lambalarından birini kırmasını  ister.Ve lambayı kırdıktan sonra ona yolu tarif etmesini;kolunu o  delikten çıkarıp diğer sürücülerin dikkatini  çekmesini  söyler. Dediği gibi başka bir sürücü santrali  bu nedenle arar fakat;katil sürücünün üzerine arabayı  sürer.


Casey bagajdaki boya  şişelerini delikten döker.Fakat;bu onun  aleyhine işler.Katil yolda onu  uyaran başka bir adamı öldürür ve ölen adamın arabasını alır. Casey'i cesetin yanına yeni  arabanın bagajına koyar. Bu esnada parmak izi sorgulamasından katilin kimliği belli olur.Kimlik üzerinden diğer polisler katilin evine ulaşır.Karısıyla  konuşurlar.Karısı ısrarla polislere birşey anlatmaz.


Jordan;Casey ile konuşurken katil Micheal Foster cinayet mahaline arabayla ulaşmış Casey'i bagajdan çıkartırken telefonu eline almıştır.Jordan ile yine aynı konuşma geçer:"Sakın ona  bişey yapma!" der ve  katil "Yaptım bile!"der o esnada olayların  aynı adamla ilişkili olduğunu anlar.Leah'ı öldüren seri  katille karşı karşıyadır.Akşam olur ve patronu Jordan'ı eve yollar.Fakat Jordan eve değil en  son ses  kaydının olduğu alana  gider. Artık  dönüşü olmayan  bir yola  girmiştir ve katille yüzleşecektir.


Film,bende  fazla  cinayet romanı okuyan biri olduğum için  Maxim Chattam'ın romanlarının bir  uyarlama senaryosu  karşımda  gibi bir his oluşturdu. Detaylar çok iyi hesaplanmış.Mesela filmin final sahnesinde Halle Berry'nin tam arkasına düşen A.B.D. bayrağı bende adeta Amerika'nın polislerinin her işin altından kalkıp,kötü adamları haklıyoruz gibisinden bir mesaj gönderildiğini düşündürdü.Bunlar dışında  katilin asıl hikayesinin  sadece fotoğraflarla ifade edilmesi bana sığ geldi.

Yine de  izlemek isteyenler gerilim  severlerse izlesinler.Aksi takdirde hoşlarına gitmez.İyi  seyirler...





26 Temmuz 2013 Cuma

SAĞLAM BİR "KAPIŞMA"(SNATCH-2000)


2000 A.B.D. ve İngiltere ortak yapımı olup Guy Ritche'nin yazıp yönettiği film dilimize "Kapışma (Snatch)"olarak çevrilmiştir. Başrollerinde Brad Pitt ve Jason Stathom'ın rol aldığı film,izlerken bana Olağan Şüpheliler'deki kurgusallığı anımsattı.Öncelikle karakterlerin tek tek tanıtılıp daha sonra bütünselliği ele alan film,sürükleyici bir senaryoya sahip.Film,çekim  sahneleri,kastı,aksiyonundan sonra soundtrackiyle de kulağınızı tatmin ediyor. Zira yönetmenimizin o sıralarda evlenme aşamasında olduğu Madonna'dan  
1 milyon dolar  karşılığında  Lucky Star parçasını  alıp,filmde kullanması da cabası.Filmin kalitesinin bu derece yüksek olduğunu düşününce IMDB:8.3. olması da pek haklı görülüyor.

Film konusundan bahsedecek olursak,85 karatlık  bir elmasın İngiliz mafyası içerisinde elden ele  dolaşması denilebilir kısaca.Film başlarken Turkish(Jason Stathom) adının neden Turkish konduğunu açıklıyor.Zira birçok izleyen gibi benimde asıl izleme sebebim bu Turkish meselesiydi. :) Annesi ve babasının bir uçak kazasında tanışıp,daha sonra tanıştıkları bu uçağın adını çocuklarına verişi bir hayli ilginç.İnsan bir uçağın adının Turkish olduğunu duyunca direk uçağın T.H.Y. uçağı olabileceğini düşünüyor.Ardından kendi adının bir silah adı olduğunu iddia etse de aslında 19.yy'da bir balet adı olan Turkish'in ortağı  Tommy beliriyor ekranda.İkili acemi lisansız bir boks maçı düzenlemek  isterler fakat ikisinin de parası yoktur.


Düşmanlarını öldürtüp,domuzlara yem yapan mafya babası "Tuğla Kafa"dan kendilerine başarı kazandıracak olan bir boks turnuvası yapması için uğraşırlar.Tuğla Kafa ancak kendi şartlarına uyulduğu takdirde turnuvayı düzenleyeceğine söz verir.


Bunun üzerine Turkish ve Tommy kendileri için bir karavan almaya karar verirler. Turkish,Tommy ve boksörünü göçebe çingenelerin olduğu bir  kampa yollar.Aldıkları karavan bozuk çıkınca paralarını geri   isterler.Karavanı onlara satan Mickey(Brad   Pitt) ise dövüş sonucunda karar vereceklerini söyler.İrlanda asıllı eldivensiz boks şampiyonu olan Mickey O'Neil tek vuruşuyla boksörü yere serer.


Bunu öğrenen Turkish,Mickey'i bu dövüşe sokmaya çalışır.Ancak;tuğla kafanın şartı vardır.Mickey 4. raundda nakavt olacaktır.Fakat;bu dediği olmaz ve Tommy ile Turkish'in başına belalar açılır.


Aynı  zamanda 4 parmak lakaplı sürekli kumar oynayan Franky bir elmas hırsızı ve kuryedir.Şimdi amacı patronu Avi'nin istediği 85 karatlık elması çalarak onu satacak ancak  Londra'da duraklayan Franky bir bahise girer ve kendini kaptırır.Bıçak Boris diye bir adamla bahise girer.Fakat aynı adamın tuttuğu 3 diğer kişi kendisini soyar.Bir süre sonra olay giderek büyüyecek ve hikayeye herkes dahil olacaktır.



Aksiyon-suç-gerilim tarzı filmi sevenlerin doyasıya rahatça izleyeceği,hatta arada İngiltere-Amerika geyiklerinin olduğu ve doyasıya da komik sahneler barındıran film kesinlikle memnun edecektir.
Şimdiden iyi seyirler. :)


24 Temmuz 2013 Çarşamba

EN AĞIR DOZ "ACI REÇETE"(SIDE EFFECTS-2013)


Side Effects, 2013-A.B.D. yapımı bir film. Filmin adı dilimize "Acı Reçete" olarak çevrilmiş.Yönetmen koltuğunda Steven Soderbergh'i gördüğümüz  filmin senaristi Scott Z. Burns. Film yönetmenin son filmi olmakla da iddialı bir yapım. Soderbergh bu filmle beyaz perdeye veda ediyor olması iyi mi kötü mü bilemedim. Fakat;film senaryosu ve oyuncu kadrosuyla bence aldığı IMDB:7,2.'yi hak etmiş.Filmin  içerisinde psikiyatri  kliniklerini,hikayelerini,antidepresanları,psikiyatrları fazlasıyla görüyorsunuz.Sanırım en ilginci  şu ki film hikayesi gerçek klinik hikayelerinden etkilenerek ortaya  konmuş.Ve bir çok önemli antidepresan ilaç firmasının  ilaçlarının gerçek adlarının zikredilmesi: Zoloft, Prozac, Wellburth, Effexor...

Film konusundan bahsedecek olursak öncelikle benim gibi psikolojik gerilim filmi severlere göre...
Emily Taylor (Roomey Mara),Martin Taylor (Channing Tatum) ile mutlu ve yolunda giden bir evliliği vardır. Sosyo ekonomik düzeyleri yüksek bir çifttir. Ta ki bir gün Martin'in yaptığı borsa yolsuzluğu açığa çıkması ve Martin'in 4 sene hapis cezasına çarptırılması ile herşey alt üst olur. Emily Manhatton' da bir apartman dairesine taşınır,her zamanki refahından da feragat etmek zorunda kalır ve bu esnada depresyona girer.


Emily,Martin'i sürekli olarak ziyarete gider.Netice itibariyle 4 sene biter ve artık Martin'in tahliye zamanı gelir.Fakat;sanki bu durum Emily'i mutlu etmeye yetmemektedir.


Emily,Martin'in hapisten çıkmasından sonra adeta depresyonu daha da ağırlaşmıştır.Öyle ki;kendisini öldürmek için iş yeri otoparkında arabayla bilerek duvara çarpar.Kaza sonrası hastahaneye kaldırılan Emily'nin doktoru Dr.Jonathan Banks(Jude Law) birkaç gün  hastahanede kalmasını ister.İntihar eğiliminden bahseder. Emily; ise söz verir bunun  bir hata olduğunu bir daha yapmayacağını söyler.Karar verir Dr. Banks'in terapi hastası olacaktır. Haftada belli günlerde seanslarına gelir.Hatta ilaçlara yanıt veremediğinden şikayete başlar.

Dr. Banks birçok antidepresan verir ve Martin ile Emily kontrollerden sonra düzenli olarak ilaçları alırlar ama Emily'i ısrarla aşama kaydetmemektedir.


Emily'nin doktoru Dr. Banks en sonunda Emily'nin bir önceki doktoru olan Dr. Victoria Siebert ile iletişime geçer.Emily hakkında bilmediği birkaç bilgi edinir ve ilaç olarak Dr. Siebert ona Ablixo adlı ilacı denemesini önerir. Bunun üzerine ilaç tedavisi süreci başlar.


Bu ilacın dozu ne kadar ağır olursa olsun,yan etkilerinin daha ağır olacağını eczanede Emily'e söylerler.İlacı kullandıkça rahatladığı halde adeta uyurgezer bir hal alıyordur. Daha çok uyuyordur. Emily'nin eşi Martin bu durumdan çok rahatsız olmaya başlar. 


Dr.Banks'e bunu söyler fakat;Emily durumundan memnun olduğunu ilacı kullanmaya devam etmek istediği konusunda ısrar eder. En sonunda ilacın uyurgezerlik etkisi artar. Eve  dönen Martin bir gün,eşini uykusunda yemek için domates doğrarken bulur ve uykusunda ilacın dozundan dolayı farketmeden kocasını öldürür.



Film aslına bakarsanız buradan sonra başlıyor.Suçlamalar sadece Emily'e değil aynı zamanda Dr. Banks'e de yöneliktir. Herşey ilacın suçu mu?Antidepresanlar kontrol mekanizmasını bu kadar ele geçiyor mu?Yoksa bunların hepsi sağlam kurulmuş bir komplodan mı ibaret?



Film ikinci yarıdan itibaren sizi kendine bağlıyor. Kurgusu ve senaryosu neredeyse kusursuz. Ayrıca oyuncuların özellikle Rooney Mara'nın bir depresyon hastasını bu kadar iyi oynaması da sizi etkiliyor. Kesinlikle izlenmeye değer bir film.İyi seyirler  şimdiden...




22 Temmuz 2013 Pazartesi

LIFE IS BEAUTIFUL (LA VİTA E BELLA-1997)


Film benim çocukluk yıllarıma tekabül ediyor.Filmi daha önceden izlemiştim fakat;takdir edersiniz ki birçok sahne silinmiş ve unutulmuş hafızamda. Bir İtalyan yapımı olan La vita e bella(Hayat Güzeldir);yapım aşaması ve gösterimi 1997-1998 yıllarındadır,ülkemizdeki gösterimi 26 Şubat 1999. Filmin hem baş rolü,hem senaristi, hem yönetmeni aynı kişi olması ve bence bütünden gelen bir başarı eldesi insanı şaşırtıyor. Roberto Benigni'nin film sayesinde aldığı 1999 Akademi Ödülleri(En İyi Yabancı Film-En İyi Erkek oyuncu-En İyi Film Müziği) ve Cannes Film Festivali ile neredeyse katıldığı her festivalden ödülsüz dönmemesi de şaşılması gereken bir durum. Film hakkında ilginç bir nokta  ise Benigni'nin baş rolü kendi eşiyle paylaşması. Bir film Akademi Ödülleri 'nden ödül alır da imdb puanı düşük mü olur. IMDB:8,5. 


Şimdi konudan bahsedelim biraz da.2.Dünya Savaşı'nın başlamadan önceki yıllarda başlayıp,savaş bitimine kadar devam eden 1930'lu yılların İtalya ve Almanya'sında bir ailenin hikayesi. Filmin ilk yarısında ağırlıklı olarak İtalya'da geçen film bir romantik-komedi çizgisinde ilerliyor.İkinci yarıdan itibaren Almanya toplama kamplarının soğuk duvarları,silah sesleri,çığlıklar ve öfkeyi ruhunuza sindiriyor.


Guidio (Benigni), Arezzo'dan gelen,hayatı ciddiye almayan,rahat mizaçlı,neşeli bir İtalyan Yahudisi'dir. Amcasının çalıştığı otelin mutfağında garsonluk işine girer ve asıl amacı bir kitapçı açmaktır. Bu süreçte bir çok insanla tanışır. En önemlisi de İtalya'ya geldiği ilk an tanıştığı "güzel prenses" dediği Dora'dır. Dora, İtalyan ve gayet aristokratik, hali vakti yerinde bir ailenin kızıdır, kendisi öğretmendir. Ailesinin uygun gördüğü  bir memurla nişanlanmaktadır. Aslında hiç nişanlanmak istemiyordur. Guido ile de tam hayatının bu kadar sıkıcı, dayanılmaz olduğu bir aşamasında tanışır. Guido'nın Dora için oluşturduğu tesadüfler ve munzurluklar da cabasıdır.


En son Guido'nun çalıştığı otelin restaurantında nişan daveti verilen Dora adeta nefessizdir. Ta ki, Guido'nun olaylara müdahalesi ile ortalık karışır. Guido atını alıp Dora'nın yanına gelir ve elini uzatır. Dora ise geri çevirmeden biner :)




Yıllar geçer ve artık evlenmişlerdir. Dora ve Guido'nun bir oğulları olmuştur: Giosue.Guido,artık bir kitapçı işletiyordur. Giouse'nin 4. yaş gününde tam Guido,oğluna hediye olarak aldığı tankı vermek üzereyken Alman askerleri gelir ve onları toplama kampına götürmek üzere alırlar. Bu esnada Dora annesinin yanında onunla birlikte evlerine gitmek üzeredir. Eve ulaştığında birşeylerin ters gittiğini anlar ve istasyona giderek komutanlarla görüşür. Yahudi olmadığı halde, bir trene binerek oğlu ve kocası için toplama kampına gitmeyi kabul eder.Sıkıntılar bitmemiştir. Toplama kampında kadınlar ve erkekler ayrı koğuşlarda kalmaktadır. Çocuklar öldürülüyordur. Guido bunun için oğlunu saklamaya başlar.

Guido,oğlunun sıkılmaması için bir yalana ortak eder. Bunun bir oyun olduğunu ve kazanana bir adet tank vereceklerini kuralları uyup bin puanı toplamak zorunda olduğunu anlatır. Bu sanırım bir babanın fedekarlıkta gelebileceği son noktadır. Çocuk zihnini oyun adı altında masumca inandırmak.



Günler geçmekte ve savaş biter. Savaşın biteceği son gece artık kadınlar naklediliyor. Esir mahkumlar saklanacak yer arıyor. Birçoğu öldürülüyordur. Guido oğlunu bir dolaba saklar ve 60 puan alması gerektiğini anlatır. Saklandığı yerden hiç çıkmamasını söyler. Bunun üzerine sözünü dinler. Guido karısını görür sarılır ve tam o esnada bir Alman askerine yakalanır. Beni en etkileyen sahne de budur. Oğlu ile göz göze gelmiş ve ölüme giderken el sallıyordur.


Ertesi sabah artık Alman'lar kapı terk etmiştir.Mahkumlar saklandıkları yerlerden çıkarlar kimse kalmayınca Giosue ortaya çıkar ve filmin kilit noktası buradadır. ABD tankının köşeden çıkıp gelmesi ve çocuğun kazandığına inanarak sevinç çığlıkları atması...filmi kusursuz hale getiren final sahnesi. 


Çocuğun annesiyle buluştuğu anda etkileyici olmuştur seyirci açısından.


Ölmeden önce izlenmesi gereken filmlerden biriydi. Cannes,Akademi Ödülleri,BAFTA ödülü ve 14 farklı ödülü almış müthiş bir baş yapıt. Şimdiden iyi seyirler.




20 Temmuz 2013 Cumartesi

MİLLİON DOLLAR BABY (2004)


Film afişinden  de  anlaşılacağı üzere bir Clint Eastwood filmi.Hem yönetmen,hem  oyuncu olarak  yer  aldığı  filmde seyircide çizdiği  Western film tarzından oldukça  uzak ve farklı bir film. Film 2004,A.B.D. yapımı. IMDB:8.1. Senaryosunu Paul  Higgis'in yazdığı  Million Dollar Baby, F.X. Toole'un "Rope Burns" adlı  kitabından topladığı hikayelerden birisinden  uyarlanmış. Ring kenarında maçı takip  edip,yaralanan boksörün tedavisini  yapan  görevlilerden  biri olarak  yıllarını  geçirmiş  bir yazar  olan Toole,ringlerdeki   yaşamı   oldukça   gerçekçi  ve etkileyici  bir biçimde dile getirmiş.

Film   2004 Akademi  Ödülleri'nde yedi daldan  aday olmuş ve dört adet ödül alarak ortalığı silmiş süpürmüş:En İyi  Film,En İyi Yönetmen,En İyi  Kadın Oyuncu,En İyi  Yardımcı  Erkek  Oyuncu. 
Bununla  da kalmamış aynı yıl Altın Küre Ödülleri' nden de ödüllerini almıştır:En İyi Yönetmen ve En İyi Aktris(Drama).

Konusundan   bahsedecek  olursak;Frankie(Eastwood)   hayatını  boksa  adamış,birçok boksör yetiştirmiş,prensipleri olan bir antrenördür. Hayatındaki ve antrenörü olduğu  boksörlere   öğrettiği  ilk   prensip:kendini koru felsefesidir.Sert,dediğim  dedik ve ihtiyar  bir   antrenöre yanaşmak  zordur.Hayatındaki   tek arkadaşı,eski  bir boksör  olan  ve çalıştırdıkları spor salonunun temizlik işlerini yapan Scrap(Freeman)'tir.Scrap'ta bir zamanlar onunla çalışmış fakat en  son  109.maçında tek gözünü kaybederek boksu bırakmıştır.


Bir gün spor salonuna bir kız gelir.Adı Maggy Fitzgerald'dır. Frankie'den  kendisini çalıştırmasını ister fakat;Frankie ısrarla kızları çalıştırmadığını,bu iş için yaşlı olduğunu  söyler. Maggie çok inatçı ve azimlidir. Scrap onun duruşundan  etkilenir ve bir akşam ona bir  kaç numara  öğretir ve Frankie'nin eski hız torbasını verir ve bunu gören Frankie küplere binerek torbasını almaya gider ve kızla biraz konuştuktan sonra torbayı bırakır.


Maggie'nin 32.yaş gününde yine  spor salonunda hız torbası ile çalışırken Frankie ve Scrap onu izliyordur.Frankie onu vazgeçirmek için yanına gittiğinde Maggie tüm hayat hikayesini  anlatır;bir cafede çalıştığını,annesinin bir obez olduğunu,kız kardeşinin hamile,erkek kardeşinin hapiste olduğunu ve hayatındaki tüm berbatlığına rağmen onu hayata bağlayan şeyin boks olduğundan bahseder.


Tüm hikayeyi dinledikten sonra Frankie dayanamaz kabul eder. Fakat bir şart öne  sürer,onu  çalıştıracak  ilk  maçına  çıkacak  kıvama gelince  onu başka  bir   antrenöre verecektir.İlk  maçı  için ısrarla soru soran Maggie'ye dayanamayan  Frankie onu Sally adında bir  antrenöre yönlendirir.


İlk maçına çıktığında çok kötü oynamaktadır.Onu izleyen Frankie daha fazla dayanamaz ve müdahale eder.Hakem geldiğinde Maggie'nin antrenörü olduğunu söyler ve hikaye başlar. Maggie ile aralarındaki iletişim şekli artık kuvvetli bir bağa dönüşür. Frankie onu mektuplarını geri iade ile yollayan kızı yerine koyar. Ve Maggie ise  uzun zaman önce kaybettiği babasıyla zaman geçirdikleri bir cafeye götürüp limonlu pay yerler. 

Maggie'ye bir sürpriz hazırlar. Bir maçından önce ona üzerinde lakabı olacak olan "Mo Chuisle" yazılı kapşonluyu giydirir. Fakat tüm ısrarına rağmen kelimenin anlamını söylemez. Maggie giderek daha da iyi olmaktadır. Bir çok maçta rakiplerini nakavt ederek hızla yükselmektedir.


En sonunda çıktığı maç Maggie'yi  zorlar neredeyse burnu kırılır. Bu maçı geçerse onu ünvan maçına önereceğinin sözünü alır Frankie'den.



Ve en sonunda ünvan maçına çıkar.Ödül tam  1 milyon dolardır.Rakibi olan Mavi Ayı  lakaplı boksör aynı zamanda Hillary Swank'i filme hazırlayan gerçek boksördür.  

Ünvan maçında tam rakibini devirip nakavt ettiğini düşünüp sırtını dönüp ilerlerken rakibi başına sert bir yumruk atar ve başına sert bir darbe alır.Yere yığılır.Bu yumruk sadece Maggie'ye değil aynı zamanda seyirciye de atılmıştır bence. Tam sürekli maçları kazanıp merdivenleri hızla çıkan Maggie son maçı da alacak diye umarken senaryo seyirciyi ters köşe ediyor.
Film bu noktadan sonra,kaybedenleri konu alıyor. Maggie boynunda C1 ve C2 omurlarının hasar gördüğü üzere bir daha hareket dahi edemeyecek yatalak bir hasta olarak yaşayacaktır.


Frankie,Maggie'yi iyi bir rehabilitasyon merkezine yatırır. Her gün ziyaretine gelerek kitap okumaktadır.Fakat Maggie bu durumu kaldıramamaktadır. Frankie'den onu öldürmesini ister.Ringlerde duyduğu "Mo Chuisle" sloganı ve alkışı duyamayacağını bilerek yaşamak istemez. Frankie bir gece yanına gelerek ona son kez veda konuşmasını  yapar. Konuşmada Mo Chuisle'nin de anlamının "Canım,kanım" olduğunu söyler.  Solunum cihazını kapatır ve adrenalin yüklemesini yaparak Maggie'yi öldürür. Beni en çok etkileyen sahne buydu kesinlikle. Özellikle Maggie'nin gözünden akan bir damla gözyaşı insanı yüreğine dokunarak,kendine bağlıyor.

Film konu itibariyle,replikleri,oyuncuları,müzikleri dahil avam tabirle bence 10 numara olmuş.Kesinlikle ölmeden önce izlenmesi gereken bir film. Şimdiden iyi seyirler.




12 Temmuz 2013 Cuma

"HÜKÜMET KADIN"


Film,bir hayli kendinden söz ettirmiş,Sermiyan Midyat'ın yazıp-yönettiği 2013 Şubat'ta vizyona  girip seyirciyle buluşmuş bir BKM yapımı.Film senaryo olarak bir hayli ilgi çekici.Fakat BKM yapımı olunca da ara ara her izleyen gibi bende Vizontele'yi anımsamadım değil. Baş rollerinde Demet Akbağ-Ercan Kesal-Bülent Parlak,Sermiyan Midyat'ı gördüğümüz film Mardin'in Midyat ilçesinde çekilmiş.

Film konusuna değinecek olursak; yoğun sıcaklık ve susuzluk nedeniyle sıkıntı çeken köy halkı birlikte tüm milletleriyle, Süryani,Yezid,Müslüman demeden yağmur duasına çıkar. Fakat pek umduklarını bulamazlar. Dönemin belediye başkanı Aziz Bey köye su boruları döşetme derdindedir. Fakat işçilerin işlerini ciddiye almamaları ve sallamasyon biçimde iş yapmalarından ısrarla köye su gelmiyordur.Su borularının olduğu yere teftiş amacıyla giderken yolda kaza geçirir ve ölür.


Belediye başkanının cenazesi beni filmin henüz başlarında olduğu halde bir hayli etkiledi. Zira yağmur duasını gereksiz gören başkanın tamda cenazesinin olduğu gün yağmur yağması ve başında sadece hanımının beklemesi gerçekten güzel bir sahne olmuş.İş böyle ya, ölen belediye başkanının yerine bir aday lazım. Fakat 8 oğlu olan başkanın sekizi de birbirine girmeye başlar. Tam bu esnada encümen heyeti de başkanın eşini aday değil direk başkanlık için kabul eder. Köyün ve  hatta güneydoğunun ilk kadın belediye başkanı Xate Hanım olur.


Xate Hanım,okuma yazma bilmeden kendi kadın gözüyle belediyedeki işleri hale yola sokmaya çalışır. Ama en çok istediği ölen eşinin en büyük arzusu olan köye su getirmektir. Ve andı vardır ki, suyu kendisi getirecektir. İşler sarpa sarar.İşçiler işi bırakır,oğulları Xate Hanım'ın ardından iş çevirmeye başlarlar. Ve çevirdikleri işler kendi başlarına dert olur. Bunla bitmeyen sorunlar şikayetler artar ve baş rakibi Faruk'un başının altından çıkan fikirle köylüler Ankara'ya telgrafla Xate Hanım'ı şikayet ederler.


Xate Hanım bu kadar şikayet üstüne köye gelecek olan müfettiş yüzünden okuma yazma dersi almaya başlar.Ve bir yandan başlık parası uğruna veya istemediği kişilerle zorla evlendirilmeye çalışan kızlara kol kanat gererek su borularını da kendi döşemeye başlar. Aynı zamanda kızlara da okuma-yazma dersi verdirtir.
Ve gelen müfettiş Xate Başkanı yeterli görüp resmen belediye başkanı kabul eder. Bununla da kalmaz olanlar binbir çaba neticesinde köye su gelir. Biçok insanın yapamadığını kadın haliyle Xate Başkanın yapması halkın bağlılığını artırır.

Tüm sahneleri,esprileri,oyuncuları,müzikleri,replikleriyle gerçekten güzel bir film olmuş. Konu itibariyle cımbızla çeker gibi birçok konunun ele alınması da cabası; öncelikle kadınların okuma-yazma zorunluluğu,kadınlara seçme-seçilme hakkı verilmesi bu sadece politik açıdan değil aynı zamanda kendi hayatlarında kendi kararlarını alabilme özgürlüğü,susuzluk,kırsallık...bir nevi yeni bir "kadın filmi" olmuş ama güzel olmuş.


Yukarıdaki fotoğrafta geçen replik,ölen belediye başkanının adeta hayat felsefesi.Bunu ölmeden önce arabada bir Süryani'ye söylüyor olması filmi çekici hale getirmiş.Kesinlikle izlenmesi gereken bir film. Şimdiden iyi seyirler...:)


İKİ DİL BİR BAVUL (2008)


Film konusuna yönetmenler Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan,Bingöl'de öğretmenlik yapan arkadaşlarının başından geçenleri dinlerken etkilenerek karar veriyorlar. Arkadaşları köyde öğretmenlik sürecinde sobayı yakarken gaz istiyor ve çocuklar Kürtçe bildiği için "gaz" denince kerpeten getiriyorlar. Meğer "gaz" Kürtçe'de "kerpeten" demekmiş.Bir gece boyunca arkadaşları anılarını anlattıkça yönetmenler dinliyor ve not alıyor. Karar veriyorlar filmi çekmeye fakat uygun sermaye ve senaryoya uygun oyuncu yok.İtalya'da genç yönetmenleri destekleyen Greenhouse adlı kurumdan burs kazanarak film çekimleri daha da iyi  şekilde yapılır.

Film oyuncularından bahsetmek gerekirse orijinalliği burada gizli sanırım. Urfa'nın Siverek ilçesine bağlı Demirci Köyü'ne tayini çıkan okulundan yeni mezun olmuş Emre Aydın filmdeki öğretmeni canlandırmış.Fakat tamamen doğaçlama çekilmiş sahneler. Herhangi bir replik yok.Tek sıkıntı çocukların evlerinde çekim yapılmasından utanması ve filmde fazla yer almaması  olmuş oyuncular adına.

Emre Aydın,Denizlili yeni mezun bir öğretmen. Köye geliyor ve bakıyor ki;köyde olan çocukların hiç biri Türkçe bilmiyor. Sınıfta Kürtçe konuşulmasını yasaklıyor,ama ne çare....Çocukların alışma süreci,öğretmenin zaman zaman mesleğinden bıkması,annesiyle arasında geçen konuşmalar...Tamamen doğaçlama yapılması filme gerçeklik duygusunu fazlasıyla bina etmiş.Ana dil meselesinin ve çaresizliğin,hiç bir bireyin kendi hayatını seçememesi,"Kürt" olmanın getirileri ve hayata birkaç sıfır yenik başlamayı bence tamamiyle mercek altına almışlar ve çokta güzel bir film olmuş.

Film birçok film festivalinden dolu biçimde dönmüş.
1.16.Altın Koza  Film Festivali-Büyük  Jüri Yılmaz Güney Ödülü-SİYAD En İyi Film Ödülü
2.15.Uluslararası Saraybosna Film Festivali-EDN Talet Dalı'nda birincilik
3.Uluslararası Romanya Film Festivali-En İyi Belgesel
4.9. Orta Doğu Film Festivali-En İyi Orta Doğu Belgesel Film
5.46.Altın Portakal Film Festivali-En İyi İlk Film
6. 15.Londra Türk  Filmleri Festivali-Seyirci Ödülü
7. 15.Gezici Film Festivali-Gümüş Boğa Ödülü
8. 21.Ankara Uluslararası Film Festivali-Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü

Kesinlikle izlenmeye değer ve seyirciyi sıkça güldüren fakat,sıkmayan bir film....İyi seyirler...:)




2 Temmuz 2013 Salı

İLK TÜRK ROMANI "TAAŞŞUK-I TAL'AT VE FİTNAT"


Bu dönem "Yeni Türk Edebiyatı'na Giriş" adlı dersimizde sürekli olarak adı  geçen bilinen  ilk Türk romanı   olan bu  kitabı çok merak etmiştim.Sanıyorum ki;  "ilk"lere olan ilgimden dolayı süregelen  bir durum.  
Romanın  yazarı Şemseddin Sami'nin de hayatını araştırdım. Ve ilgimi cezbeden bir ayrıntıya gözüm  takıldı    hatta  iki ayrıntı:İlki;   Şemseddin Sami'nin  1800'lü yıllarda  henüz 21  yaşındayken bu kadar  sürükleyici   bir kurguya  sahip  roman  yazması.İkincisi    ise; bir  Galatasaray taraftarı  olarak   Galatasaray'ın  kurucusu  Ali Sami Yen'in  babası olması.

Kitap  hakkında  kısaca özet geçecek olursak  adından  da anlaşılacağı üzere  Talat ve Fitnat'ın aşk hikayesini anlatmakta.Talat Aksaray'da oturan  babası  vefat etmiş ve annesi tarafından   yetiştirilmiş kalemde çalışan bir İstanbul beyefendisidir.Zamanla bir  tütün  müptelası olur ve sürekli tütün  aldığı dükkanı bırakarak Hacı Baba lakaplı bir adamdan alışveriş etmeye başlar. O esnada  gidip gelirken Hacı  Baba'nın  kızı olan Fitnat'ı perde arkasında  cumbada otururken görür ve adeta abayı   yakar.Bunun üzerine aşkının etkisiyle Fitnat Hanım    hakkında  bilgi   toplamaya başlar. Annesinin ikinci evliliğini  Hacı  Baba lakaplı bu  adamla yaptığı ve Fitnat'ın ilk evliliğinden bir  yadigar olduğunu,Hacı  Baba'nın   kızı    evden dışarı çıkarmadığı   sadece  nakış yapmaya olan düşkünlüğünden  mütevellid  onun için bir  nakış    hocası olan ihtiyar Şerife   Hanım'ı hoca  olarak tutar.Tal'at  Şerife  Hanım'ı   takip eder ve aklına  muzipce bir  fikir gelir.Kadın  kılığına girerek Şerife   Hanım'danders  alarak Fitnat hakkında malumat sahibi olacaktır.Bu  fikirleri işe yarar.Öyle ki;Şerife  Hanım Ragibe  Hanım'ı (Tal'at Bey) Fitnat ile tanıştırır. Hatta Ragibe Hanım Fitnat Hanım'dan nakış,Fitnat ise  Ragıbe'den okuma-yazma dersi alır.Herşey gayet yolunda giderken Ragıbe Hanım bir abisi olduğunu ve kalemde çalıştığını anlatır. Fitnat ise Tal'at'a olan aşkından bu muhabbetten haz alır.Bu  muhabbet   ise kısa vadeli sürer.

Hacı Baba kızını zengin bir bey olan Ali Bey  ile nikahlar.Fitnat bir konağa gelin olarak  gider.Lakin,ne gözyaşı diner ne iç çekmesi. Ali Bey 45 yaşında zengin,Üsküdar'da yaşayan,cariyeleri  olan bir beyefendidir.Adeta  parmakla  gösterilen  herkesin  evlenmek  isteyeceği bir  adamdır.Bilinmeyen   bir   durum vardır ki;Fitnat Tal'at'a aşıktır ve  Ali Bey'de Fitnat'a vurulmuştur. Fitnat bu  durumdan rahatsızdır. Ali Bey Fitnat'ın odasına girip onunla konuşmak için oturduğu an elini göğsüne koyar  ve Fitnat titreyerek kendini odanın diğer ucuna atar.Bu esnada  boynundaki muska  Ali Bey'in  elinde  kalır.Ali  Bey odadan çıkar. Fitnat odasının kapısını kitler.  Ve Ali   Bey muskayı   açıp okur,acı gerçeği öğrenir. Eski  boşandığı eşi Zekiye  Hanım Ali  Bey'den ayrılırken hamiledir.Ve bunu söyleyemez. Gerçek  babasının adresi  ve adı  yazar. Ali  Bey   bu    acı gerçekle Fitnat'ın  yanına gider.Fakat  Tal'atsız bir   hayata dayanamayan  Fitnat  çoktan canına kıymıştır.Tal'at ta adresi  öğrendiği konağa gidince Fitnat'ı  görür ve bayılır.Fitnat  ölmüştür...Ve cenazesinde   Fitnat'ın  acısına  dayanamayan Tal'at ta canını teslim eder.Ali Bey  ise  yaşadıklarından ötürü aklını yitirir.


Bu kadar  sürükleyici  bir  kitap özellikle ilk roman  olmasından  ötürü okunmalıdır.Benim gibi kitabı  kütüphaneden aldıysanız  bu  tip sürpriz okuyucu  yorumlarıyla karşılaşabilirsiniz.Şimdiden  iyi  okumalar...:)